İMANIN ŞARTI ALTIDIR:
Altı tane olup Cibril hadisinde şöyle ifade edilmiştir:
HADİS: “İmân; Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayır ve şerriyle kadere inanmaktır” (Buhârî, İmân, 37; Müslim, İmân, I)
1. ALLAHIN VARLIĞINA VE BİRLİĞİNE İNANMAK
Allahü teâlâ, vacib-ül-vücud (varlığı lazım olan) ve hakiki mabud ve bütün varlıkların yaratıcısıdır. Ondan başka ilah yoktur. Allahü teâlâ zamandan, mekandan münezzehtir. Hiçbir şeye benzemez.
Allah'a iman, Allahü teâlâyı yüksek sıfatlarla vasıflamak ve noksan sıfatlardan uzak tutmaktır.
Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inandım, iman ettim, kalbimle tasdik, dilimle ikrar ettim demektir. Allahü teâlâ vardır ve birdir. Bütün ibadetler yalnızca O’na yapılır.
AYET: (Bakara suresi, 4. ayet)
Onlar, sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara inanırlar. Ve onlar, ahirete de kesin olarak inanırlar.
والَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
Vellezine yu'minune bi ma unzile ileyke ve ma unzile min kablik ve bil ahireti hum yukınun."Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar".
Allahü Teâlâ sayı bakımından değil, ortağı ve benzeri olmamak bakımından birdir. Yani zatında ve sıfatlarında hiçbir şekilde O'na ortak yoktur. Bütün mahlûkâtın zat ve sıfatları, kendilerini yaratanın zat ve sıfatlarına benzemediği gibi, yaratanın zat ve sıfatları da, yarattıklarından hiçbirinin zat ve sıfatlarına benzemez.
Allahü teâlâ bir şeyi dilerse yapar, dilerse yapmaz.
Allah'a iman, imanın şartları olarak bildiğimiz 6 esasa inanmak, Allah’ın emir ve yasakların hepsine inanmak, inandığını dil ile söylemektir.
Bütün mahlûkâtın her uzvunun, her hücresinin yaratıcısı, yoktan var edicisi yalnız Allahü teâlâdır. Allahü teâlânın zatının hakikatını hiçbir kimse bilemez. Akla ve hayale gelenlerin hepsinden münezzehdir, berîdir. Zâtını akla, hayâle getirmek caiz değildir. Ancak, Kur’ân-ı kerîmde beyan buyurulan sıfatlarını, ismlerini ezberleyip, ülûhiyyetini bunlarla tasdîk ve ikrâr etmelidir. Bütün sıfatları ve ismleri ezelîdir, ebedîdir. Zâtı, hiç bir yerde durmadığı gibi, bilinen altı cihetten de münezzehdir.
AYET.) (En'am suresi, 48. ayet)"Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar üzüntü de çekmeyecekler".
Allah, bütün varlıkları yoktan var eden, yöneten, başlangıcı ve sonu olmayan, sonsuz güce sahip yüce yaratıcıdır.
AYET: (Ra’d Suresi 16).
De ki: "Göklerin ve yerin Rabb'i kimdir?" De ki: "Allah'tır! O'nun yanı sıra, kendileri için yarar da zarar da sağlamaya güç yetiremeyenleri veliler mi edindiniz?" De ki: "Hiç gören ile kör bir olur mu? Ya da karanlıkla aydınlık bir midir?" Yoksa Allah'a, O'nun yaratması gibi yaratması olan ortaklar mı buldular da bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: "Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, Eşsiz ve Benzersiz Bir Olan'dır, Varlığın Üzerinde Mutlak Egemen'dir."
قُلْ مَن رَّبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ قُلِ اللّهُ قُلْ أَفَاتَّخَذْتُم مِّن دُونِهِ أَوْلِيَاء لاَ يَمْلِكُونَ لِأَنفُسِهِمْ نَفْعًا وَلاَ ضَرًّا قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الأَعْمَى وَالْبَصِيرُ أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ أَمْ جَعَلُواْ لِلّهِ شُرَكَاء خَلَقُواْ كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ قُلِ اللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
Kul men rabbus semavati vel ard, kulillah, kul e fettehaztum min dunihi evliyae la yemlikune li enfusihim nef'an ve la darra, kul hel yestevil a'ma vel basiru em hel testeviz zulumatu ven nur, em cealu lillahi şurekae halaku ke halkıhi fe teşabehel halku aleyhim, kulillahu haliku kulli şey'in ve huvel vahidul kahhar.
2-) ALLAHIN MELEKLERİNE İNANMAK
Melekler; Cenab-ı Hakk’ın nuranî, latîf yaratılışlı, güçlü bir takım kulları olup; istedikleri şekle girebilen, yorulmaz, usanmaz, üremez, daima Allah’a itaat üzere bulunan varlıklardır.
AYET: (İnfitâr Suresi 10-12) “Üzerinizde zaptedici melekler vardır. Onlar şerefli kâtiplerdir. İşlediklerinizi bilirler”
AYET: (BAKARA 98)
Kim Allah'a ve O'nun meleklerine, resullerine, Cibril'e, Mikal'e düşman olursa; iyi bilsin ki Allah da Kafirlere düşmandır.
مَن كَانَ عَدُوًّا لِّلّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَرُسُلِهِ وَجِبْرِيلَ وَمِيكَالَ فَإِنَّ اللّهَ عَدُوٌّ لِّلْكَافِرِينَ
Men kane aduvven lillahi ve melaiketihi ve rusulihi ve cibrile ve mikale fe innallahe aduvvun lil kafirin.
3-) ALLAHIN KİTAPLARINA İNANMAK
: Allah, peygamberleri vasıtasıyla insanlığa kitaplar göndermiş; emir, yasak, va’d, mükâfat ve ceza hükümlerini onlara ulaştırmıştır. İlk peygamberlere sayfalar, Musâ, Dâvud, İsa ve Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘e kitap halinde vahyini duyurmuştur.
AYET:(Şurâ Suresi 51). “Allah bir insanla karşılıklı konuşmaz. Ancak vahiyle yahut perde arkasından konuşur, yahut bir elçi (melek) gönderip izniyle dilediğini vahyeder”
4. Allah’ın peygamberlerine inanmak: Allah, insanlardan bazılarını elçi olarak görevlendirmiş, emir ve yasaklarını insanlara onlar vasıtasıyla ulaştırmıştır. “Şüphesiz biz, her millet içinde; Allah’a kulluk edin, şeytandan kaçının diye bir elçi gönderdik” (Nahl Suresi 36); “Peygamberlerden kimini daha önce sana anlattık; kimini de anlatmadık” (Nisâ Suresi 164).
5. Ahiret gününe, öldükten sonra dirilmeye inanmak: İnsan, bedeni varlığı ölünce kabir hayatına geçer; kıyamet kopunca da insanoğlu kabirlerden kalkacak ve böylelikle ahiret hayatı başlayacaktır. Orada insan, dünyada yaptığı işlerin durumuna göre, Cennet veya Cehennemdeki yerini alır, sonsuz ve yeni bir yaşamın içine girer. Kur’an-ı Kerim’de ahiretten söz eden pek çok ayet vardır: Yüce Rabbimiz takva sahiplerinin niteliklerini belirtirken; “Onlar ahirete kesin bir kanaatle inanırlar” (Bakara Suresi 214) buyurur.
6. Kaza ve kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmak: Cenab-ı Hakk’ın, insanın ileride yapacağı iyi ve kötü şeyleri ezelde bilip yazmasına “kader”; zamanı gelince ezelî ilmine uygun olarak o eşyayı veya olayları yaratmasına da “kaza” denir. Kader, Allah’ın ilim sıfatının ürünüdür. Ayette şöyle buyurulur: “Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şey için bir ölçü koymuştur” (Talâk Suresi 3). Hz. Peygamber; “Sizden hiçbir kimse yoktur ki, Allah onun cennetteki veya cehennemdeki yerini yazmış olmasın…” (Buhârî, Cenâiz, 83; Tefsîru Sure, XCII/6).
15 Mart 2024 Cuma
26 Mart 2021 Cuma
TESBİH NAMAZI
https://www.youtube.com/watch?v=zeK5DaEN-Jo
TESBİH NAMAZI
Tesbih namazı, tesbih edilerek kılınan bir namazdır; menduptur, yani sevabı çok olan nafile namazlardan biridir
Arapça bir kelime olan "tesbih", Allah Teâlâ'yı noksan sıfatlardan tenzih, kemâl sıfatlarla tavsif etme ve ululama manasına gelir Dört rek’at olan bu namazda üç yüz defa "Sühhânallâhi velhamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhu vallahu ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azıym" dendiği için bu ismi almıştır
Tesbih namazının muayyen-belli bir vakti yoktur Kerahet vakitlerinin dışında her zaman kılınabilir Bununla birlikte Cuma ve Pazar akşamları ve sair mübarek gün ve gecelerde kılınması daha faziletlidir Bu namazı dört rek’at olarak kılmak caiz olduğu gibi, iki rekatın sonunda selam vererek ayrı ayrı ikişer rekat halinde kılmak da caizdir
Tesbih namazı tevbenin, istiğfarın en büyüğü Sadece kavlen/dille-sözle değil, bütün vücutla fiilen yapılanıdır Yani fiilî istiğfardır Ecri-sevabı çok büyüktür Sevgili Peygamberimiz (sav), amcası Hz Abbas’a (ra),
HADİS: “Bu namazı kıldığın vakit günahının öncesi ve sonrası, yenisi ve eskisi, hatâen ve kasten (bilerek-bilmeyerek) yapılanı, küçüğü ve büyüğü, gizlisi ve aşikâr olanı mağfiret edilmiş olur” buyurmuşlardır
Tesbih namazı hakkında Kur'an'da geçen herhangi bir ayet yoktur. Ancak bu namaz hakkında Resûlüllah Efendimiz’den (sav), yukarıda da bir kısmını zikrettiğimiz hadis-i şerif varid olmuştur.
HADİS: Hazret-i İkrime'den ve o da Hazret-i İbn Abbas'tan (ranhüm) rivâyet etmişlerdir ki, Resûlü Ekrem Efendimiz (sav) muhterem amcaları Hazret-i Abbas'a (ra) hitaben Tesbih Namazı ile alakalı dikkat çekici şu tavsiyelerde bulunmuşlardır:
“Ey Abbas! Amcacığım! Sana bir şey vereyim mi, sana bir bağışta bulunayım mı? Sana bir özellik tanıyayım mı? Sana on haslet ölçüsü vereyim mi? Sen bu on hasleti yerine getirdiğin zaman, Allah senin geçmiş ve gelecek, eski ve yeni, bilerek veya bilmeyerek yaptığın, gizli veya aşikâr yapılan, küçük büyük bütün günahlarını affeder, bağışlar Bu on haslet şunlardır:
“Dört rekat namaz kılarsın, her rekatında Fatiha suresini ve başka bir sure okursun Birinci rekatta kıraatı bitirdikten sonra, ayakta iken on beş defa: ‘Sübhânellâhi velhamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vellâhü ekber (velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azıym)’ dedikten sonra rükua varırsın ve aynı tesbihi on defa rükûda söylersin Sonra başını kaldırıp, ayakta on defa söylersin Sonra secdeye gider on defa orada söylersin Birinci secdeden sonra iki secde arasındaki oturuşta on defa söylersin İkinci secdeye vardığında yine on defa ve başını secdeden kaldırınca da on defa söylersin Böylece bir rekatta yetmiş beş defayı tamamlamış olursun
HADİS: “Ey amcacığım! Eğer güç yetirebilirsen, her gün bu namazı bir defa kılarsın Buna güç yetiremediğin takdirde, her cuma bir defa kılmaya çalışırsın Bunu da yapamazsan, her sene bir defa kılmaya çalış Bunu da yapamazsan hiç olmazsa ömründe bir defa olsun kıl”
TESBİH NAMAZININ KILINIŞI
Tesbih namazı 4 rekattir Bu namazda 300 defa şu tesbih okunur:
"Sübhânellâhi velhamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vellâhü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azıym"
Bu tesbih, namaz içinde şöyle okunur:
• 15 kere Sübhânekeden sonra (Fâtiha ve zamm-ı sûreden önce),
• 10 defa Eûzü Besmele, Fâtiha ve zamm-ı sûreden sonra,
• 10 defa Rükûda,
• 10 defa Rükûdan kalkınca ayakta (kavmede),
• 10 defa Birinci secdede,
• 10 defa İki secde arasındaki oturmada (celsede),
• 10 defa İkinci secdede,
Birinci rekatta okunan bu tesbihlerin adedi 75'tir İkinci rekatta aynı sıralama ile yine 75 defa okunur Üçüncü ve dördüncü rekatlar da böyle kılınır (3)
Bütün namazlarda olduğu gibi, tesbih namazında da, Kur'an'dan bir şey okunacağı zaman, Kuran-ı Kerim’in herhangi bir yerinden okumak mümkündür "Şu sure okunmaz veya mutlaka şu sureyi okumak gerekir" diye bir şart yoktur Ancak İbn Abbas'a (ra), "Bu namaz için belirlenmiş bir sure biliyor musun?" diye sorulunca, "Evet, et-Tekasür, el-Asr, el-Kâfirûn, ve el-İhlâs" diye cevap vermiştir(4)
Tesbih Namazı, kılınması teşvik edilmiş bir namazdır Bunu alışkanlık haline getirmek müstehaptır. Tembelllik etmemek lâzımdır
Kılmasını bilmeyenlerin de istifade etmesi, öğrenmeleri maksadıyla cemaatle de kılınabilir Cemaatle kılınırsa imam olacak kimse bu namazı kılmayı evvela nezreder ve namazı kıldırırken kıraatı ve tesbihleri her yerde cehrî (sesli) okur Cemaat ise sükut eder, dinler (5)
Tesbih namazında yanılma olursa, sehiv secdesinde bu ilave tesbihlerin okunması gerekmez
Arapça bir kelime olan "tesbih", Allah Teâlâ'yı noksan sıfatlardan tenzih, kemâl sıfatlarla tavsif etme ve ululama manasına gelir Dört rek’at olan bu namazda üç yüz defa "Sühhânallâhi velhamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhu vallahu ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azıym" dendiği için bu ismi almıştır
Tesbih namazının muayyen-belli bir vakti yoktur Kerahet vakitlerinin dışında her zaman kılınabilir Bununla birlikte Cuma ve Pazar akşamları ve sair mübarek gün ve gecelerde kılınması daha faziletlidir Bu namazı dört rek’at olarak kılmak caiz olduğu gibi, iki rekatın sonunda selam vererek ayrı ayrı ikişer rekat halinde kılmak da caizdir
Tesbih namazı tevbenin, istiğfarın en büyüğü Sadece kavlen/dille-sözle değil, bütün vücutla fiilen yapılanıdır Yani fiilî istiğfardır Ecri-sevabı çok büyüktür Sevgili Peygamberimiz (sav), amcası Hz Abbas’a (ra),
HADİS: “Bu namazı kıldığın vakit günahının öncesi ve sonrası, yenisi ve eskisi, hatâen ve kasten (bilerek-bilmeyerek) yapılanı, küçüğü ve büyüğü, gizlisi ve aşikâr olanı mağfiret edilmiş olur” buyurmuşlardır
Tesbih namazı hakkında Kur'an'da geçen herhangi bir ayet yoktur. Ancak bu namaz hakkında Resûlüllah Efendimiz’den (sav), yukarıda da bir kısmını zikrettiğimiz hadis-i şerif varid olmuştur.
HADİS: Hazret-i İkrime'den ve o da Hazret-i İbn Abbas'tan (ranhüm) rivâyet etmişlerdir ki, Resûlü Ekrem Efendimiz (sav) muhterem amcaları Hazret-i Abbas'a (ra) hitaben Tesbih Namazı ile alakalı dikkat çekici şu tavsiyelerde bulunmuşlardır:
“Ey Abbas! Amcacığım! Sana bir şey vereyim mi, sana bir bağışta bulunayım mı? Sana bir özellik tanıyayım mı? Sana on haslet ölçüsü vereyim mi? Sen bu on hasleti yerine getirdiğin zaman, Allah senin geçmiş ve gelecek, eski ve yeni, bilerek veya bilmeyerek yaptığın, gizli veya aşikâr yapılan, küçük büyük bütün günahlarını affeder, bağışlar Bu on haslet şunlardır:
“Dört rekat namaz kılarsın, her rekatında Fatiha suresini ve başka bir sure okursun Birinci rekatta kıraatı bitirdikten sonra, ayakta iken on beş defa: ‘Sübhânellâhi velhamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vellâhü ekber (velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azıym)’ dedikten sonra rükua varırsın ve aynı tesbihi on defa rükûda söylersin Sonra başını kaldırıp, ayakta on defa söylersin Sonra secdeye gider on defa orada söylersin Birinci secdeden sonra iki secde arasındaki oturuşta on defa söylersin İkinci secdeye vardığında yine on defa ve başını secdeden kaldırınca da on defa söylersin Böylece bir rekatta yetmiş beş defayı tamamlamış olursun
HADİS: “Ey amcacığım! Eğer güç yetirebilirsen, her gün bu namazı bir defa kılarsın Buna güç yetiremediğin takdirde, her cuma bir defa kılmaya çalışırsın Bunu da yapamazsan, her sene bir defa kılmaya çalış Bunu da yapamazsan hiç olmazsa ömründe bir defa olsun kıl”
TESBİH NAMAZININ KILINIŞI
Tesbih namazı 4 rekattir Bu namazda 300 defa şu tesbih okunur:
"Sübhânellâhi velhamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vellâhü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azıym"
Bu tesbih, namaz içinde şöyle okunur:
• 15 kere Sübhânekeden sonra (Fâtiha ve zamm-ı sûreden önce),
• 10 defa Eûzü Besmele, Fâtiha ve zamm-ı sûreden sonra,
• 10 defa Rükûda,
• 10 defa Rükûdan kalkınca ayakta (kavmede),
• 10 defa Birinci secdede,
• 10 defa İki secde arasındaki oturmada (celsede),
• 10 defa İkinci secdede,
Birinci rekatta okunan bu tesbihlerin adedi 75'tir İkinci rekatta aynı sıralama ile yine 75 defa okunur Üçüncü ve dördüncü rekatlar da böyle kılınır (3)
Bütün namazlarda olduğu gibi, tesbih namazında da, Kur'an'dan bir şey okunacağı zaman, Kuran-ı Kerim’in herhangi bir yerinden okumak mümkündür "Şu sure okunmaz veya mutlaka şu sureyi okumak gerekir" diye bir şart yoktur Ancak İbn Abbas'a (ra), "Bu namaz için belirlenmiş bir sure biliyor musun?" diye sorulunca, "Evet, et-Tekasür, el-Asr, el-Kâfirûn, ve el-İhlâs" diye cevap vermiştir(4)
Tesbih Namazı, kılınması teşvik edilmiş bir namazdır Bunu alışkanlık haline getirmek müstehaptır. Tembelllik etmemek lâzımdır
Kılmasını bilmeyenlerin de istifade etmesi, öğrenmeleri maksadıyla cemaatle de kılınabilir Cemaatle kılınırsa imam olacak kimse bu namazı kılmayı evvela nezreder ve namazı kıldırırken kıraatı ve tesbihleri her yerde cehrî (sesli) okur Cemaat ise sükut eder, dinler (5)
Tesbih namazında yanılma olursa, sehiv secdesinde bu ilave tesbihlerin okunması gerekmez
24 Mart 2021 Çarşamba
20-) NAMAZIN VACİPLERİ
NAMAZIN VACİPLERİ
Namazın Vacipleri
1- Namaza Allahu ekber lafzıyla başlamak.
2- Fatiha’yı tamamıyla okumak.
3- Nafile namazların her rekatında, farz namazların ilk evvelki iki rekatında Fatiha okumak.
4- Farz namazların ilk iki rekatında Fatiha’dan sonra bir küçük sure, yahut üç kısa veya bir uzun ayet okumak.
5- Fatiha’dan sonra okunacak sure ve ayetleri üç veya dört rekatlı farz namazların ilk iki rekatında, vitir namazı ile nafile namazların her rekatında okumak.
6- Fatiha’yı sureden evvel okumak.
7- Secdede burnunu alnı ile beraber yere koymak.
8- İki secdeyi birbiri ardınca yapmak.
9- Ta’dil-i erkâna riayet etmek.
10- Üç veya dört rekatlı namazlarda ikinci rekattan sonra oturmak.
11- Gerek ikinci rekattan sonra ve gerekse selam vereceği zaman Ettehiyyatü’yü okumak. (Dört rekatlı namazların ikinci rekatlarından sonra oturmak ve Ettehiyyatü’yü okumak sahih kavle göre vaciptir.)
12- Üç veya dört rekatlı farz namazlar ve vitir namazında ve öğle namazının ilk sünnetinde ikinci rekattan sonra Ettehiyyatü’yü okur okumaz hemen üçüncü rekata kalkmak.
13- Cemaatle kılındığı vakit; sabah, akşam, yatsı namazlarının birinci ve ikinci rekatlarında, cuma ve bayram namazlarında imamın Fatiha ve sureleri açıktan okuması.
14- Teravih namazında ve ramazanda, teravihten sonra kılınan vitir namazında da yine imamın Fatiha ve sureyi açıktan okuması.
15- Öğle ve ikindi namazlarında içinden okumak.
16- İmama uyan kimsenin bu namazların hepsinde Fatiha veya sure okumayarak susması.
17- Vitir namazında Kunut dualarını okumak. Cemaatle kılarken hem imam hem cemaat Kunut dualarını içinden okur.
18- Bayram tekbirleri. (Bayram namazına mahsus olan fazla tekbirlerle, bayram namazının ikinci rekatının rükû tekbiri vaciptir.)
19- Namazın sonunda selam vermek.
20- Namazda yanılırsa sehiv secdesi yapmak.
21- Namazda secde ayeti okunursa secde yapmak.
22- Farzları birbiri ardınca yapmak, tehir etmemek.
1- Namaza Allahu ekber lafzıyla başlamak.
2- Fatiha’yı tamamıyla okumak.
3- Nafile namazların her rekatında, farz namazların ilk evvelki iki rekatında Fatiha okumak.
4- Farz namazların ilk iki rekatında Fatiha’dan sonra bir küçük sure, yahut üç kısa veya bir uzun ayet okumak.
5- Fatiha’dan sonra okunacak sure ve ayetleri üç veya dört rekatlı farz namazların ilk iki rekatında, vitir namazı ile nafile namazların her rekatında okumak.
6- Fatiha’yı sureden evvel okumak.
7- Secdede burnunu alnı ile beraber yere koymak.
8- İki secdeyi birbiri ardınca yapmak.
9- Ta’dil-i erkâna riayet etmek.
10- Üç veya dört rekatlı namazlarda ikinci rekattan sonra oturmak.
11- Gerek ikinci rekattan sonra ve gerekse selam vereceği zaman Ettehiyyatü’yü okumak. (Dört rekatlı namazların ikinci rekatlarından sonra oturmak ve Ettehiyyatü’yü okumak sahih kavle göre vaciptir.)
12- Üç veya dört rekatlı farz namazlar ve vitir namazında ve öğle namazının ilk sünnetinde ikinci rekattan sonra Ettehiyyatü’yü okur okumaz hemen üçüncü rekata kalkmak.
13- Cemaatle kılındığı vakit; sabah, akşam, yatsı namazlarının birinci ve ikinci rekatlarında, cuma ve bayram namazlarında imamın Fatiha ve sureleri açıktan okuması.
14- Teravih namazında ve ramazanda, teravihten sonra kılınan vitir namazında da yine imamın Fatiha ve sureyi açıktan okuması.
15- Öğle ve ikindi namazlarında içinden okumak.
16- İmama uyan kimsenin bu namazların hepsinde Fatiha veya sure okumayarak susması.
17- Vitir namazında Kunut dualarını okumak. Cemaatle kılarken hem imam hem cemaat Kunut dualarını içinden okur.
18- Bayram tekbirleri. (Bayram namazına mahsus olan fazla tekbirlerle, bayram namazının ikinci rekatının rükû tekbiri vaciptir.)
19- Namazın sonunda selam vermek.
20- Namazda yanılırsa sehiv secdesi yapmak.
21- Namazda secde ayeti okunursa secde yapmak.
22- Farzları birbiri ardınca yapmak, tehir etmemek.
19-) NAMAZIN SÜNNET VE ADABI
NAMAZIN SÜNNET VE ADABINAMAZIN SÜNNETLERİ NELERDİR?
Sünnetlere riayet edilmesi Resûl-i Ekrem’e bağlılığın bir göstergesi olarak kabul edilmiştir. Sünnetleri terketmek namazı bozmaz, ancak kınamayı gerektirir.
Daha çok Hanefî mezhebi esas alınmak suretiyle namazın belli başlı sünnetleri şöylece sıralanabilir:
1- Beş vakit farz namaz ve cuma namazı için ezan okunması ve kāmet getirilmesi.
2- İftitah tekbiri için erkeklerin ellerini kulak hizasına, kadınların omuz hizasına kadar kaldırması. Mâlikîler ve Şâfiîler’e göre erkekler ellerini omuz hizasına kadar kaldırırlar, Hanbelîler’e göre muhayyerdirler.
3- Kıyamda erkeğin sağ elini sol elinin üzerine koyarak göbek altında bağlaması, kadının aynı şekilde göğsünün üstünde bağlaması. Mâlikîler’e göre namazda iki elin yana salıverilmesi menduptur.
4- İftitah tekbirinden sonra Sübhâneke duasının okunması (Mâlikîler’e göre mekruhtur).
5- Fâtiha sûresinin sonunda âmin demek. Hanefîler’e ve Mâlikîler’e göre âmin ifadesi gizli söylenir.
6- Şâfiîler ve Hanbelîler’e göre kıraatin gizli yapıldığı namazlarda gizli, açıktan yapıldığı namazlarda açıktan söylenir.
7- Hanefî ve Hanbelî mezheplerine göre birinci rek‘atta, Şâfiîler’e göre her rek‘atta kıraate başlarken besmeleden önce istiâze cümlesini söylemek.
8- Kıyamdayken ayakların arasında mesafe bırakmak.
9- Hanefîler’in dışındaki mezheplere göre her namazın birinci ve ikinci rek‘atında Fâtiha sûresinden sonra Kuran’dan bir miktar okumak (Hanefîler’e göre vâciptir).
10- Rükûda iki eli diz kapaklarına koymak ve rükûda en az bir kere “sübhâne rabbiye’l-azîm” demek.
11- Farz namazların üçüncü ve dördüncü rek‘atlarında Fâtiha sûresini okumak (Şâfiîler’e göre farzdır).
12- Rükû ve secde yaparken tekbir almak.
Namaz kılarken yerine getirilmesi faziletli kabul edilen ve namazın âdâbı olarak isimlendirilen bazı davranışların Hanefî literatüründe mendup (müstehap) şeklinde adlandırıldığı görülür.
NAMAZIN EN ÖNEMLİ ÂDÂBI
Namazın en önemli âdâbı, Allah’ın huzurunda durulduğunun farkında olarak huşû ve kalp huzuru içinde bulunmaktır.
Namazda huşûun sağlanmasına yardımcı olmak amacıyla kıyamdayken secde yapılacak yere, rükûda ayakların üzerine, secdede burnun iki yanına, otururken kucağa, selâm verirken omuz başlarına bakmak namazın âdâbı arasında zikredilmiştir.
Sünnetlere riayet edilmesi Resûl-i Ekrem’e bağlılığın bir göstergesi olarak kabul edilmiştir. Sünnetleri terketmek namazı bozmaz, ancak kınamayı gerektirir.
Daha çok Hanefî mezhebi esas alınmak suretiyle namazın belli başlı sünnetleri şöylece sıralanabilir:
1- Beş vakit farz namaz ve cuma namazı için ezan okunması ve kāmet getirilmesi.
2- İftitah tekbiri için erkeklerin ellerini kulak hizasına, kadınların omuz hizasına kadar kaldırması. Mâlikîler ve Şâfiîler’e göre erkekler ellerini omuz hizasına kadar kaldırırlar, Hanbelîler’e göre muhayyerdirler.
3- Kıyamda erkeğin sağ elini sol elinin üzerine koyarak göbek altında bağlaması, kadının aynı şekilde göğsünün üstünde bağlaması. Mâlikîler’e göre namazda iki elin yana salıverilmesi menduptur.
4- İftitah tekbirinden sonra Sübhâneke duasının okunması (Mâlikîler’e göre mekruhtur).
5- Fâtiha sûresinin sonunda âmin demek. Hanefîler’e ve Mâlikîler’e göre âmin ifadesi gizli söylenir.
6- Şâfiîler ve Hanbelîler’e göre kıraatin gizli yapıldığı namazlarda gizli, açıktan yapıldığı namazlarda açıktan söylenir.
7- Hanefî ve Hanbelî mezheplerine göre birinci rek‘atta, Şâfiîler’e göre her rek‘atta kıraate başlarken besmeleden önce istiâze cümlesini söylemek.
8- Kıyamdayken ayakların arasında mesafe bırakmak.
9- Hanefîler’in dışındaki mezheplere göre her namazın birinci ve ikinci rek‘atında Fâtiha sûresinden sonra Kuran’dan bir miktar okumak (Hanefîler’e göre vâciptir).
10- Rükûda iki eli diz kapaklarına koymak ve rükûda en az bir kere “sübhâne rabbiye’l-azîm” demek.
11- Farz namazların üçüncü ve dördüncü rek‘atlarında Fâtiha sûresini okumak (Şâfiîler’e göre farzdır).
12- Rükû ve secde yaparken tekbir almak.
Namaz kılarken yerine getirilmesi faziletli kabul edilen ve namazın âdâbı olarak isimlendirilen bazı davranışların Hanefî literatüründe mendup (müstehap) şeklinde adlandırıldığı görülür.
NAMAZIN EN ÖNEMLİ ÂDÂBI
Namazın en önemli âdâbı, Allah’ın huzurunda durulduğunun farkında olarak huşû ve kalp huzuru içinde bulunmaktır.
Namazda huşûun sağlanmasına yardımcı olmak amacıyla kıyamdayken secde yapılacak yere, rükûda ayakların üzerine, secdede burnun iki yanına, otururken kucağa, selâm verirken omuz başlarına bakmak namazın âdâbı arasında zikredilmiştir.
18-) NAMAZIN MEKRUHLARI
NAMAZIN MEKRUHLARI
Namazın Mekruhları:
1) Namazda beden veya elbisesi ile oynamak, parmak çıtlatmak, parmaklarını birbirine geçirmek, ellerini böğrüne koymak.
2) Esnemek, gerinmek.
3) Gözleri yummak, sağa-sola ve yukarıya bakmak. (Bakarken göğsünü kıbleden çevirirse namaz bozulur.)
4) Kolları sıvanmış olarak namaza durmak. (Kadınlar kollarını sıvamış olarak kılarsa namaz bozulur.)
5) Özürsüz olarak namazda bağdaş kurmak, çömelmek, dizlerini dikerek oturmak.
6) İnsan yüzüne veya kor halinde yanan eteşe karşı namaz kılmak (Kandil, mum ve lambaya karşı mekruh olmaz)
7) Yüzündeki ter ve tozları silmek, kaşınmak, secde yerindeki taşları düzeltmek (Bunları bir rahatsızlıktan dolayı yaparsa mekruh olmaz.)
8) Rükûda veya secdede tesbihleri terketmek yahut üçten az okumak.
9) Namaz kılanın önünde, üstünde, sağ veya sol tarafında canlı resmi bulunmak veya canlı resmi olan bir şeyin üzerine secde etmek, (Manzara ve ağaç gibi cansız resimlerin sakıncası yoktur.)
10) Namazda bir şeye dayanmak.
11) Secdede yalnız alnını yere koyup burnunu koymamak.
12) Secdeye varırken ellerini dizlerinden önce yere koymak, secdeden kalkarken dizlerini ellerinden önce kaldırmak, (Hastalık sebebiyle böyle yaparsa mekruh olmaz)
13) Yol üzerinde, pis olan yerlerde, mezar üstünde, pisliğe yakın yerde, sahibinin rızası olmadıkça bir başkasının yerinde kılmak.
14) İkinci rek’atta, birinci rek’atta okuduğu sûre veya ayetten daha uzun sûre veya ayet okumak.
15) Ezbere bildiği başka sure varken iki rek’atta da aynı sureyi okumak.
16) İkinci rek’atta, birinci rek’atta okuduğu sure veya ayetten önceki sûre veya ayeti okumak.
Zammı sûre okunurken baştan sona (yukarıdan aşağıya) doğru gidilir. Meselâ; Birinci rek’atta Fatihadan sonra “Elemtere”yi, ikinci rek’atta “Li ilâfi’yi okursa bu doğrudur. Fakat birinci rek’atta “Liilâfi”yi ikinci rek’atta, “Elemteri”yi okursa bu tersine okuyuş mekruhtur.
17) Birinci rek’atta bir sureyi okuyup ikinci rek’atta arada bir sure atlayarak öbür sûreyi okumak.
şöyle ki: Birinci rek’atta “Elemtere”yi okursa, ikinci rek’atta “Liilâfi”yi okuması gerekirken bunu atlayıp “Ereeytellezî”yi okumak mekruhtur. Ancak iki veya daha fazla sûre atlarsa mekruh olmaz.
18) Namaz kılarken palto veya ceketini giymeyerek omuzuna almak.
19) Namazda gözleri yummak.
20) Câmide ön safta açık yer varken arkada namaza durmak.
1) Namazda beden veya elbisesi ile oynamak, parmak çıtlatmak, parmaklarını birbirine geçirmek, ellerini böğrüne koymak.
2) Esnemek, gerinmek.
3) Gözleri yummak, sağa-sola ve yukarıya bakmak. (Bakarken göğsünü kıbleden çevirirse namaz bozulur.)
4) Kolları sıvanmış olarak namaza durmak. (Kadınlar kollarını sıvamış olarak kılarsa namaz bozulur.)
5) Özürsüz olarak namazda bağdaş kurmak, çömelmek, dizlerini dikerek oturmak.
6) İnsan yüzüne veya kor halinde yanan eteşe karşı namaz kılmak (Kandil, mum ve lambaya karşı mekruh olmaz)
7) Yüzündeki ter ve tozları silmek, kaşınmak, secde yerindeki taşları düzeltmek (Bunları bir rahatsızlıktan dolayı yaparsa mekruh olmaz.)
8) Rükûda veya secdede tesbihleri terketmek yahut üçten az okumak.
9) Namaz kılanın önünde, üstünde, sağ veya sol tarafında canlı resmi bulunmak veya canlı resmi olan bir şeyin üzerine secde etmek, (Manzara ve ağaç gibi cansız resimlerin sakıncası yoktur.)
10) Namazda bir şeye dayanmak.
11) Secdede yalnız alnını yere koyup burnunu koymamak.
12) Secdeye varırken ellerini dizlerinden önce yere koymak, secdeden kalkarken dizlerini ellerinden önce kaldırmak, (Hastalık sebebiyle böyle yaparsa mekruh olmaz)
13) Yol üzerinde, pis olan yerlerde, mezar üstünde, pisliğe yakın yerde, sahibinin rızası olmadıkça bir başkasının yerinde kılmak.
14) İkinci rek’atta, birinci rek’atta okuduğu sûre veya ayetten daha uzun sûre veya ayet okumak.
15) Ezbere bildiği başka sure varken iki rek’atta da aynı sureyi okumak.
16) İkinci rek’atta, birinci rek’atta okuduğu sure veya ayetten önceki sûre veya ayeti okumak.
Zammı sûre okunurken baştan sona (yukarıdan aşağıya) doğru gidilir. Meselâ; Birinci rek’atta Fatihadan sonra “Elemtere”yi, ikinci rek’atta “Li ilâfi’yi okursa bu doğrudur. Fakat birinci rek’atta “Liilâfi”yi ikinci rek’atta, “Elemteri”yi okursa bu tersine okuyuş mekruhtur.
17) Birinci rek’atta bir sureyi okuyup ikinci rek’atta arada bir sure atlayarak öbür sûreyi okumak.
şöyle ki: Birinci rek’atta “Elemtere”yi okursa, ikinci rek’atta “Liilâfi”yi okuması gerekirken bunu atlayıp “Ereeytellezî”yi okumak mekruhtur. Ancak iki veya daha fazla sûre atlarsa mekruh olmaz.
18) Namaz kılarken palto veya ceketini giymeyerek omuzuna almak.
19) Namazda gözleri yummak.
20) Câmide ön safta açık yer varken arkada namaza durmak.
16-) CUMA NAMAZI
CUMA NAMAZI
Cuma Gününün Tarihçesi:
“Cuma” kelime olarak toplamak, bir araya getirmek mânasına gelen "cem" kökünden gelir. Cahiliye devrinde haftanın altıncı gününe “ARÛBE” denilirdi. Bu gün, İslam'dan sonra cuma ismini almıştır.
Bu ismin veriliş sebebiyle ilgili muhtelif görüşler vardır:
Mahlûkatın mükemmel şekli o gün cem olundu, tamamlandı.
Hz. Âdem'in yaratılışı o gün cem oldu, tamamlandı.
Ensar, Es'ad b. Zürâre ile birlikte bir araya gelince, cemaatle namaz kılarlar ve o günü cuma diye isimlendirirler.
Ka'bİbnuLüey, kavmini o gün toplar, haramlara ta'zîm göstermelerini emreder, kendi neslinden bir peygamber geleceğini haber verirdi. Bu sebeple cuma adı verildi.
Cuma isminin verilişi, o günde halkın namaz için toplanması sebebiyledir.
Cuma Gününün Önemi:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.”[1]
Rasulullah şöyle buyurdu:
خَيْرُ يَومٍ طَلَعَتْ عَلَيْهِ الشَّمْسُ يَوْمُ الْجُمُعَةِ: فِيهِ خُلِقَ آدَمَ، وَفِيهِ أُدْخِلَ الْجَنَّةَ، وَفِيهِ أُخْرِجَ مِنْهَا.
Üzerine güneş doğan en hayırlı gün cuma günüdür. Âdem o gün yaratıldı, o gün cennete konuldu ve yine o gün cennetten çıkarıldı.[2]
Cuma Günü Yapılması Gerekenler:
Rasulullah buyurdular ki:
لَا يَغْتَسِلُ رَجُلٌ يَوْمَ الْجُمُعَةِ، وَيَتَطَهَّرُ مَا اسْتَطَاعَ مِنْ طُهْرٍ، وَيَدَّهِنُ مِنْ دُهْنِهِ، أَوْ يَمَسُّ مِنْ طِيبِ بَيْتِهِ، ثُمَّ يَخْرُجُ فَلَا يُفَرِّقُ بَيْنَ اثْنَيْنِ، ثُمَّ يُصَلِّي مَا كُتِبَ لَهُ، ثُمَّ يُنْصِتُ إِذَا تَكَلَّمَ الْإِمَامُ، إلَّا غُفِرَ لَهُ مَا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجُمُعَةِ الْأُخْرَى.
Bir kimse cuma günü boy abdesti alarak elinden geldiğince temizlenir, saçını sakalını yağlayıp tarar veya evindeki güzel kokudan süründükten sonra câmiye gider, fakat orada yan yana oturan iki kimsenin arasını açmaz, sonra Allah Teâlâ’nın kendisine takdir ettiği kadar namaz kılar, daha sonra sesini çıkarmadan imamı dinlerse, o cumadan öteki cumaya kadar olan günahları bağışlanır.[3]
Rasûlullah şöyle buyurdu:
مَنِ اغْتَسَلَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ غُسْلَ الْجَنَابَةِ ثُمَّ رَاحَ، فَكَأَنَّمَا قَرَّبَ بَدَنَةً،
Bir kimse cuma günü cünüplükten temizleniyormuş gibi boy abdesti aldıktan sonra erkenden cuma namazına giderse bir deve kurban etmiş gibi sevap kazanır.
وَمَنْ رَاحَ فِي السَّاعَةِ الثَّانِيَةِ، فَكَأَنَّمَا قَرَّبَ بَقَرَةً،
İkinci saatte giderse bir inek kurban etmiş gibi olur.
وَمَنْ رَاحَ فِي السَّاعَةِ الثَّالِثَةِ، فَكَأَنَّمَا قَرَّبَ كَبْشًا أَقْرَنَ،
üçüncü saatte giderse boynuzlu bir koç kurban etmiş gibi sevap kazanır.
وَمَنْ رَاحَ فِي السَّاعَةِ الرَّابِعَةِ، فَكَأَنَّمَا قَرَّبَ دَجَاجَةً،
Dördüncü saatte giderse bir tavuk kurban etmiş gibi olur.
وَمَنْ رَاحَ فِي السَّاعَةِ الْخَامِسَةِ، فَكَأَنَّمَا قَرَّبَ بَيْضَةً،
beşinci saatte giderse bir yumurta sadaka vermiş gibi sevap elde eder.
فَإِذَا خَرَجَ الْإِمَامُ حَضَرَتِ الْمَلاَئِكَةُ يَسْتَمِعُونَ الذِّكْرَ
İmam minbere çıkınca melekler hutbeyi dinlemek üzere topluluğun arasına katılır.[4]
Bayram günüdür, sadece Cuma günü tek oruç tutulmaz.
Cuma günü gusledilir, koku sürülür, misvak kullanılır, en güzel elbiseler giyilir.
Mescidler güzel kokması sağlanır.
Mescide erken gidilir.
Hatip hutbeye çıkıncaya kadar ibadetle meşgul olunur.
Sessiz durulur, hutbe dinlenir.
Kehfsûresi okunur.
İstiva vaktinde nafile kılma kerâheti kalkar.
Namazdan önce yola çıkmak mekruhtur.
Cuma namazına gidenin her adımına bir yıllık sevap katlanmıştır.
Cehennem o gün kabarmaktan yasaklanmıştır.
Duâların kabul edildiği icabet saati vardır.
Günahlar o gün örtülür.
Bu, ümmet için hayrı artırılmış bir gündür.
Haftanın en hayırlı günüdür.
Hayır o günde sâbitleşir, yüce ruhlar o gün toplanır.
Cuma Namazının Fazileti:
Rasulullah buyurdu:
إذَا كَانَ يَوْمُ الْجُمُعَةِ كَانَ عَلَى كُلِّ بَابٍ مِنْ أَبْوَابِ الْمَسْجِدِ مَلَائِكَةٌ يَكْتُبُونَ الْأَوَّلَ فَالْأَوَّلَ. فَإِذَا جَلَسَ الْإِمَامُ طَوَوُا الصُّحُفَ وَجَاؤُا يَسْمَعُونَ الذِّكْرَ.
"Cuma günü olunca, mescidin her bir kapısında melekler vardır. İlk gelenleri sırayla yazarlar. İmam (minbere) oturunca defterleri kapatıp, zikri dinlenmeye giderler.“[5]
Rasûlullah buyurdular ki:
يَحْضُرُ الْجُمُعَةَ ثَلَاثَةُ نَفَرٍ
"Cuma namazına üç (grup) insan katılır:
رَجُلٌ حَضَرَهَا يَلْغُو وَهُوَ حَظُّهُ مِنْهَا
1) Kişi var, namaza katılır, boş konuşma yapar. Bunun namazdan hissesi, o konuşmasıdır.
وَرَجُلٌ حَضَرَهَا يَدْعُو، فَهُوَ رَجُلٌ دَعَا اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ إِنْ شَاءَ أَعْطَاهُ، وَإِنْ شَاءَ مَنَعَهُ
2) Kişi var namaza gelir duâ eder. Bu kimse Allah'a duâda bulunmuştur, Allah dilerse onun istediğini hemen verir, dilerse vermez.
وَرَجُلٌ حَضَرَهَا بِإِنْصَاتٍ وَسُكُوتٍ، وَلَمْ يَتَخَطَّ رَقَبَةَ مُسْلِمٍ، وَلَمْ يُؤْذِ أَحَدًا فَهِيَ كَفَّارَةٌ إِلَى الْجُمُعَةِ الَّتِي تَلِيهَا، وَزِيَادَةِ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ، وَذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ يَقُولُ:
3) Kişi vardır, namaza gelir sadece dinler ve sükut eder, mü'minlerin arasından yararak geçmez, kimseye eza vermez. Onun bu namazı, daha önce geçen cumaya ve fazladan da üç güne kadar (günahlarına) kefarettir. Bu hal Cenâb-ı Hakk'ın şu sözüne binaendir:
{مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا} "
"Kim bir hayır yaparsa bu kendisinden on misliyle kabul edilir"(En'âm 160).[6]
Rasulullah şöyle buyurdu:
مَنْ تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ الْوُضُوءَ ثُمَّ أَتَى الْجُمُعَةَ، فَاسْتَمَعَ وَأَنْصَتَ، غُفِرَ لَهُ مَا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجُمُعَةِ وَزِيَادَةِ ثَلاثَةِ أَيَّامٍ، وَمَنْ مَسَّ الْحَصَى، فَقَدْ لَغَا.
Bir kimse güzelce abdest alarak cuma namazına gelir, hutbeyi ses çıkarmadan dinlerse, iki cuma arasındaki ve fazla olarak üç günlük daha günahları bağışlanır. Kim hutbe okunurken çakıl taşlarıyla oynarsa, boş ve mânasız bir iş yapmış olur.[7]
Rasulullah buyurdu ki:
اَلصَّلَوَاتُ الْخَمْسُ وَالْجُمُعَةُ إِلَى الْجُمُعَةِ، وَرَمَضَانُ إِلَى رَمَضَانَ، مُكَفِّرَاتٌ مَا بَيْنَهُنَّ إِذَا اُجْتُنِبَتِ الْكَبَائِرُ.
Büyük günahlardan kaçınıldığı sürece, beş vakit namaz ile iki cuma ve iki ramazan, aralarında geçen günahlara keffaret olur.[8]
Hz. Ali Kûfe'de hutbe verirken minberde demiştir:
"Cuma günü olunca şeytan çarşı ve pazara erkenden bayraklarıyla gider, insanlara bin bir engel çıkararak mâni olmaya, onları cumadan (hiç olmazsa) geciktirmeye çalışır. Melekler de erkenden gidip mescidin kapılarına dururlar.
Gelenleri birinci saatte gelenler, ikinci saatte gelenler diye yazarlar. Bu hâl imam (hutbeye) çıkıncaya kadar devam eder. Kişi mescitte, imamı görüp, dinleyebileceği bir yere oturup, can kulağıyla dinledi ve konuşmadı mı, kendisine iki kat sevap vardır.
Kişi uzakta kalır ve imamı dinleyemeyeceği bir yere oturur, sessiz durur ve konuşmazsa bir hisse sevap alır.
Eğer, imamı görüp dinleyebileceği bir yere oturur fakat boş konuşma yapar, sessiz kalmazsa, ona iki hisse vebal yazılır.
Eğer, dinleme ve görme imkânı olmayan bir yere oturur ve boş konuşur ve sessiz kalmazsa, ona bir hisse vebal vardır.
Kimde yanındaki arkadaşına cuma günü "sus" derse "boş konuşmuş" olur. Kim de boş konuşur ise, o cumadaki sevaptan nasipsiz kalır.“ (Hz. Ali) konuşmasının sonunda şunu söyledi: "Ben bunu Rasulullah’tan işittim.“[9]
Cuma Günü Yapılan Dualar Makbuldür
Rasulullah buyurdu ki:
فِي يَوْمِ الْجُمُعَةِ سَاعَةٌ لَا يُوَافِقُهَا عَبْدٌ مُسْلِمٌ،وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي يَسْأَلُ اللهَ شَيْئًا، إلَّا أَعْطَاهُ إيَّاه وَأَشارَ بِيَدِهِ يقَلِّلُهَا.
Cuma gününde bir zaman vardır ki, şayet bir müslüman namaz kılarken o vakte rastlar da Allah’tan bir şey isterse, Allah ona dileğini mutlaka verir. ” Resûl–i Ekrem o zamanın pek kısa olduğunu eliyle gösterdi.[10]
EbûBürdeİbniEbû Mûsâ el–Eş`arî (r.a) şöyle dedi: Bir gün Abdullah İbni Ömer bana: Cuma günü duaların kabul edildiği zaman hakkında babanın Rasulullah’tan bir hadis rivayet ettiğini duydun mu? diye sordu. Ben de: Evet, duydum. Babam, Rasulullah’ı şöyle buyururken işittiğini söyledi:
هِي مَا بَيْنَ أَنْ يَجلِسَ الْإِمَامُ إِلَى أَنْ تُقْضَ الصَّلَاةُ.
O vakit, imamın minbere oturduğu andan namazın kılındığı zamana kadar olan süre içindedir.[11]
Cuma Günü Salavat Getirmenin Fazileti:
Rasulullah şöyle buyurdu:
إنَّ مِنْ أَفْضَلِ أَيَّامِكُمْ يَوْمَ الْجُمُعَةِ، فَأَكْثِرُوا عَليَّ مِنَ الصَّلَاةِ فِيهِ، فَإنَّ صَلَاتِكُمْ مَعْرُوضَةٌ عَلَيَّ.
Günlerinizin en faziletlisi cuma günüdür. Bu sebeple o gün bana çokça salâtü selâm getiriniz; zira sizin salâtü selâmlarınız bana sunulur.[12]
Cuma Namazından Muaf Olanlar:
Rasulullah buyurdular ki:
اَلْجُمُعَةُ حَقٌّ وَاجِبٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ فِي جَمَاعَةٍ إِلَّا عَلَى أَرْبَعَةٍ: عَبْدٍ مَمْلُوكٍ، أَوِ امْرَأَةٍ، أَوْ صَبِىٍّ، أَوْ مَرِيضٍ.
Cuma namazı, dört kişi hariç geri kalan her müslüman üzerine cemaat içinde yapması gereken vacib bir hakk'dır. Cumadan istisna edilen bu dört kişi şunlardır: Köle, kadın, çocuk ve hasta.[13]
Cuma Namazını Terk Edenler:
Rasulullah buyurdular ki:
مَنْ تَرَكَ ثَلَاثَ جُمَعٍ تَهَاوُنًا بِهَا طَبَعَ اللَّهُ تَعَالَى عَلَى قَلْبِهِ
Kim önemsemeyerek üç cumayı terk edecek olursa, Allah onun kalbini mühürler.[14]
Rasulullah buyurdu ki:
لَيَنْتَهِيَنَّ أَقْوَامٌ عَنْ وَدْعِهِمُ الْجُمُعَاتِ، أَوْ لَيَخْتِمَنَّ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ، ثُمَّ لَيَكُونُنَّ مِنَ الْغَافِلِينَ.
Bazı kimseler cuma namazlarını terk etmekten ya vazgeçerler veya Allah Teâlâ onların kalplerini mühürler de gafillerden olurlar.[15]
“Cuma” kelime olarak toplamak, bir araya getirmek mânasına gelen "cem" kökünden gelir. Cahiliye devrinde haftanın altıncı gününe “ARÛBE” denilirdi. Bu gün, İslam'dan sonra cuma ismini almıştır.
Bu ismin veriliş sebebiyle ilgili muhtelif görüşler vardır:
Mahlûkatın mükemmel şekli o gün cem olundu, tamamlandı.
Hz. Âdem'in yaratılışı o gün cem oldu, tamamlandı.
Ensar, Es'ad b. Zürâre ile birlikte bir araya gelince, cemaatle namaz kılarlar ve o günü cuma diye isimlendirirler.
Ka'bİbnuLüey, kavmini o gün toplar, haramlara ta'zîm göstermelerini emreder, kendi neslinden bir peygamber geleceğini haber verirdi. Bu sebeple cuma adı verildi.
Cuma isminin verilişi, o günde halkın namaz için toplanması sebebiyledir.
Cuma Gününün Önemi:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.”[1]
Rasulullah şöyle buyurdu:
خَيْرُ يَومٍ طَلَعَتْ عَلَيْهِ الشَّمْسُ يَوْمُ الْجُمُعَةِ: فِيهِ خُلِقَ آدَمَ، وَفِيهِ أُدْخِلَ الْجَنَّةَ، وَفِيهِ أُخْرِجَ مِنْهَا.
Üzerine güneş doğan en hayırlı gün cuma günüdür. Âdem o gün yaratıldı, o gün cennete konuldu ve yine o gün cennetten çıkarıldı.[2]
Cuma Günü Yapılması Gerekenler:
Rasulullah buyurdular ki:
لَا يَغْتَسِلُ رَجُلٌ يَوْمَ الْجُمُعَةِ، وَيَتَطَهَّرُ مَا اسْتَطَاعَ مِنْ طُهْرٍ، وَيَدَّهِنُ مِنْ دُهْنِهِ، أَوْ يَمَسُّ مِنْ طِيبِ بَيْتِهِ، ثُمَّ يَخْرُجُ فَلَا يُفَرِّقُ بَيْنَ اثْنَيْنِ، ثُمَّ يُصَلِّي مَا كُتِبَ لَهُ، ثُمَّ يُنْصِتُ إِذَا تَكَلَّمَ الْإِمَامُ، إلَّا غُفِرَ لَهُ مَا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجُمُعَةِ الْأُخْرَى.
Bir kimse cuma günü boy abdesti alarak elinden geldiğince temizlenir, saçını sakalını yağlayıp tarar veya evindeki güzel kokudan süründükten sonra câmiye gider, fakat orada yan yana oturan iki kimsenin arasını açmaz, sonra Allah Teâlâ’nın kendisine takdir ettiği kadar namaz kılar, daha sonra sesini çıkarmadan imamı dinlerse, o cumadan öteki cumaya kadar olan günahları bağışlanır.[3]
Rasûlullah şöyle buyurdu:
مَنِ اغْتَسَلَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ غُسْلَ الْجَنَابَةِ ثُمَّ رَاحَ، فَكَأَنَّمَا قَرَّبَ بَدَنَةً،
Bir kimse cuma günü cünüplükten temizleniyormuş gibi boy abdesti aldıktan sonra erkenden cuma namazına giderse bir deve kurban etmiş gibi sevap kazanır.
وَمَنْ رَاحَ فِي السَّاعَةِ الثَّانِيَةِ، فَكَأَنَّمَا قَرَّبَ بَقَرَةً،
İkinci saatte giderse bir inek kurban etmiş gibi olur.
وَمَنْ رَاحَ فِي السَّاعَةِ الثَّالِثَةِ، فَكَأَنَّمَا قَرَّبَ كَبْشًا أَقْرَنَ،
üçüncü saatte giderse boynuzlu bir koç kurban etmiş gibi sevap kazanır.
وَمَنْ رَاحَ فِي السَّاعَةِ الرَّابِعَةِ، فَكَأَنَّمَا قَرَّبَ دَجَاجَةً،
Dördüncü saatte giderse bir tavuk kurban etmiş gibi olur.
وَمَنْ رَاحَ فِي السَّاعَةِ الْخَامِسَةِ، فَكَأَنَّمَا قَرَّبَ بَيْضَةً،
beşinci saatte giderse bir yumurta sadaka vermiş gibi sevap elde eder.
فَإِذَا خَرَجَ الْإِمَامُ حَضَرَتِ الْمَلاَئِكَةُ يَسْتَمِعُونَ الذِّكْرَ
İmam minbere çıkınca melekler hutbeyi dinlemek üzere topluluğun arasına katılır.[4]
Bayram günüdür, sadece Cuma günü tek oruç tutulmaz.
Cuma günü gusledilir, koku sürülür, misvak kullanılır, en güzel elbiseler giyilir.
Mescidler güzel kokması sağlanır.
Mescide erken gidilir.
Hatip hutbeye çıkıncaya kadar ibadetle meşgul olunur.
Sessiz durulur, hutbe dinlenir.
Kehfsûresi okunur.
İstiva vaktinde nafile kılma kerâheti kalkar.
Namazdan önce yola çıkmak mekruhtur.
Cuma namazına gidenin her adımına bir yıllık sevap katlanmıştır.
Cehennem o gün kabarmaktan yasaklanmıştır.
Duâların kabul edildiği icabet saati vardır.
Günahlar o gün örtülür.
Bu, ümmet için hayrı artırılmış bir gündür.
Haftanın en hayırlı günüdür.
Hayır o günde sâbitleşir, yüce ruhlar o gün toplanır.
Cuma Namazının Fazileti:
Rasulullah buyurdu:
إذَا كَانَ يَوْمُ الْجُمُعَةِ كَانَ عَلَى كُلِّ بَابٍ مِنْ أَبْوَابِ الْمَسْجِدِ مَلَائِكَةٌ يَكْتُبُونَ الْأَوَّلَ فَالْأَوَّلَ. فَإِذَا جَلَسَ الْإِمَامُ طَوَوُا الصُّحُفَ وَجَاؤُا يَسْمَعُونَ الذِّكْرَ.
"Cuma günü olunca, mescidin her bir kapısında melekler vardır. İlk gelenleri sırayla yazarlar. İmam (minbere) oturunca defterleri kapatıp, zikri dinlenmeye giderler.“[5]
Rasûlullah buyurdular ki:
يَحْضُرُ الْجُمُعَةَ ثَلَاثَةُ نَفَرٍ
"Cuma namazına üç (grup) insan katılır:
رَجُلٌ حَضَرَهَا يَلْغُو وَهُوَ حَظُّهُ مِنْهَا
1) Kişi var, namaza katılır, boş konuşma yapar. Bunun namazdan hissesi, o konuşmasıdır.
وَرَجُلٌ حَضَرَهَا يَدْعُو، فَهُوَ رَجُلٌ دَعَا اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ إِنْ شَاءَ أَعْطَاهُ، وَإِنْ شَاءَ مَنَعَهُ
2) Kişi var namaza gelir duâ eder. Bu kimse Allah'a duâda bulunmuştur, Allah dilerse onun istediğini hemen verir, dilerse vermez.
وَرَجُلٌ حَضَرَهَا بِإِنْصَاتٍ وَسُكُوتٍ، وَلَمْ يَتَخَطَّ رَقَبَةَ مُسْلِمٍ، وَلَمْ يُؤْذِ أَحَدًا فَهِيَ كَفَّارَةٌ إِلَى الْجُمُعَةِ الَّتِي تَلِيهَا، وَزِيَادَةِ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ، وَذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ يَقُولُ:
3) Kişi vardır, namaza gelir sadece dinler ve sükut eder, mü'minlerin arasından yararak geçmez, kimseye eza vermez. Onun bu namazı, daha önce geçen cumaya ve fazladan da üç güne kadar (günahlarına) kefarettir. Bu hal Cenâb-ı Hakk'ın şu sözüne binaendir:
{مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا} "
"Kim bir hayır yaparsa bu kendisinden on misliyle kabul edilir"(En'âm 160).[6]
Rasulullah şöyle buyurdu:
مَنْ تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ الْوُضُوءَ ثُمَّ أَتَى الْجُمُعَةَ، فَاسْتَمَعَ وَأَنْصَتَ، غُفِرَ لَهُ مَا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجُمُعَةِ وَزِيَادَةِ ثَلاثَةِ أَيَّامٍ، وَمَنْ مَسَّ الْحَصَى، فَقَدْ لَغَا.
Bir kimse güzelce abdest alarak cuma namazına gelir, hutbeyi ses çıkarmadan dinlerse, iki cuma arasındaki ve fazla olarak üç günlük daha günahları bağışlanır. Kim hutbe okunurken çakıl taşlarıyla oynarsa, boş ve mânasız bir iş yapmış olur.[7]
Rasulullah buyurdu ki:
اَلصَّلَوَاتُ الْخَمْسُ وَالْجُمُعَةُ إِلَى الْجُمُعَةِ، وَرَمَضَانُ إِلَى رَمَضَانَ، مُكَفِّرَاتٌ مَا بَيْنَهُنَّ إِذَا اُجْتُنِبَتِ الْكَبَائِرُ.
Büyük günahlardan kaçınıldığı sürece, beş vakit namaz ile iki cuma ve iki ramazan, aralarında geçen günahlara keffaret olur.[8]
Hz. Ali Kûfe'de hutbe verirken minberde demiştir:
"Cuma günü olunca şeytan çarşı ve pazara erkenden bayraklarıyla gider, insanlara bin bir engel çıkararak mâni olmaya, onları cumadan (hiç olmazsa) geciktirmeye çalışır. Melekler de erkenden gidip mescidin kapılarına dururlar.
Gelenleri birinci saatte gelenler, ikinci saatte gelenler diye yazarlar. Bu hâl imam (hutbeye) çıkıncaya kadar devam eder. Kişi mescitte, imamı görüp, dinleyebileceği bir yere oturup, can kulağıyla dinledi ve konuşmadı mı, kendisine iki kat sevap vardır.
Kişi uzakta kalır ve imamı dinleyemeyeceği bir yere oturur, sessiz durur ve konuşmazsa bir hisse sevap alır.
Eğer, imamı görüp dinleyebileceği bir yere oturur fakat boş konuşma yapar, sessiz kalmazsa, ona iki hisse vebal yazılır.
Eğer, dinleme ve görme imkânı olmayan bir yere oturur ve boş konuşur ve sessiz kalmazsa, ona bir hisse vebal vardır.
Kimde yanındaki arkadaşına cuma günü "sus" derse "boş konuşmuş" olur. Kim de boş konuşur ise, o cumadaki sevaptan nasipsiz kalır.“ (Hz. Ali) konuşmasının sonunda şunu söyledi: "Ben bunu Rasulullah’tan işittim.“[9]
Cuma Günü Yapılan Dualar Makbuldür
Rasulullah buyurdu ki:
فِي يَوْمِ الْجُمُعَةِ سَاعَةٌ لَا يُوَافِقُهَا عَبْدٌ مُسْلِمٌ،وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي يَسْأَلُ اللهَ شَيْئًا، إلَّا أَعْطَاهُ إيَّاه وَأَشارَ بِيَدِهِ يقَلِّلُهَا.
Cuma gününde bir zaman vardır ki, şayet bir müslüman namaz kılarken o vakte rastlar da Allah’tan bir şey isterse, Allah ona dileğini mutlaka verir. ” Resûl–i Ekrem o zamanın pek kısa olduğunu eliyle gösterdi.[10]
EbûBürdeİbniEbû Mûsâ el–Eş`arî (r.a) şöyle dedi: Bir gün Abdullah İbni Ömer bana: Cuma günü duaların kabul edildiği zaman hakkında babanın Rasulullah’tan bir hadis rivayet ettiğini duydun mu? diye sordu. Ben de: Evet, duydum. Babam, Rasulullah’ı şöyle buyururken işittiğini söyledi:
هِي مَا بَيْنَ أَنْ يَجلِسَ الْإِمَامُ إِلَى أَنْ تُقْضَ الصَّلَاةُ.
O vakit, imamın minbere oturduğu andan namazın kılındığı zamana kadar olan süre içindedir.[11]
Cuma Günü Salavat Getirmenin Fazileti:
Rasulullah şöyle buyurdu:
إنَّ مِنْ أَفْضَلِ أَيَّامِكُمْ يَوْمَ الْجُمُعَةِ، فَأَكْثِرُوا عَليَّ مِنَ الصَّلَاةِ فِيهِ، فَإنَّ صَلَاتِكُمْ مَعْرُوضَةٌ عَلَيَّ.
Günlerinizin en faziletlisi cuma günüdür. Bu sebeple o gün bana çokça salâtü selâm getiriniz; zira sizin salâtü selâmlarınız bana sunulur.[12]
Cuma Namazından Muaf Olanlar:
Rasulullah buyurdular ki:
اَلْجُمُعَةُ حَقٌّ وَاجِبٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ فِي جَمَاعَةٍ إِلَّا عَلَى أَرْبَعَةٍ: عَبْدٍ مَمْلُوكٍ، أَوِ امْرَأَةٍ، أَوْ صَبِىٍّ، أَوْ مَرِيضٍ.
Cuma namazı, dört kişi hariç geri kalan her müslüman üzerine cemaat içinde yapması gereken vacib bir hakk'dır. Cumadan istisna edilen bu dört kişi şunlardır: Köle, kadın, çocuk ve hasta.[13]
Cuma Namazını Terk Edenler:
Rasulullah buyurdular ki:
مَنْ تَرَكَ ثَلَاثَ جُمَعٍ تَهَاوُنًا بِهَا طَبَعَ اللَّهُ تَعَالَى عَلَى قَلْبِهِ
Kim önemsemeyerek üç cumayı terk edecek olursa, Allah onun kalbini mühürler.[14]
Rasulullah buyurdu ki:
لَيَنْتَهِيَنَّ أَقْوَامٌ عَنْ وَدْعِهِمُ الْجُمُعَاتِ، أَوْ لَيَخْتِمَنَّ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ، ثُمَّ لَيَكُونُنَّ مِنَ الْغَافِلِينَ.
Bazı kimseler cuma namazlarını terk etmekten ya vazgeçerler veya Allah Teâlâ onların kalplerini mühürler de gafillerden olurlar.[15]
14-) TİLAVET SECDESİ NEDİR NASIL YAPILIR
TİLAVET SECDESİ
Tilavet secdesiSual: Secde âyetleri hangi surelerdedir?
CEVAP
Aşağıdaki surelerdedir. Yanlarında âyet numaraları da belirtilmiştir:
Araf 206
Rad 15
Nahl 49
İsra 107
Meryem 58
Hac 18
Furkan 60
Neml 25
Secde 15
Sad 24
Fussilet 37
Necm 62
İnşikak 21
Alak 19
Sual: Tilavet secdesi nedir, ne zaman ve nasıl yapılır?
CEVAP
Kolay anlaşılması için maddeler halinde bildirelim:
1- Tilavet, Kur’an okumak demektir. Secde âyeti okununca yapılan secdeye tilavet secdesi denir.
2- Namaz kılması farz olan bir kimse, Kur’an-ı kerimde bulunan 14 yerdeki, secde âyetinden birini okusa veya işitse, manasını anlamasa da, bir secde yapması vaciptir.
3- Tilavet secdesi yapmak için, niyet edilir. Niyet şarttır. Niyetsiz sahih olmaz. Abdestli olarak, kıbleye karşı ayakta durup, ellerini kulaklara kaldırmadan, Allahü ekber der ve secdeye gider. Secdede üç defa Sübhâne rabbiyel-a’lâ der. Sonra, Allahü ekber der ve ayağa kalkar. Böylece secde-i tilavet tamam olur.
4- Secde âyetini işiten cünüp veya abdestsiz kimse, temizlendikten sonra tilavet secdesi yapar. Fakat hayzlıya ve nifaslıya [lohusaya] temizlendikten sonra da tilavet secdesi gerekmez.
5- Bir oturumda, bir secde âyetini birkaç defa okuyan ve işiten, hepsi için bir secde eder.
6- Bir oturumda ne kadar secde âyeti okunmuşsa, o kadar tilavet secdesi gerekir. Mesela üç secde âyeti okunursa, üç secde gerekir.
7- Namaz kılarken, dışardan birinin okuduğu secde âyetini işiten, namazdan sonra tilavet secdesi yapar.
8- Namazda okuyunca, hemen ayrıca rüku veya bir secde yapıp ayağa kalkar. Okumasına devam eder. Secde âyetini okuduktan iki üç âyet sonra namazın rükuuna eğilirse ve tilavet secdesine niyet ederse, namazın rüku veya secdeleri, tilavet secdesi yerine geçer.
9- Secde-i tilavetin kazası, acele değildir. Gecikirse günah olmaz. Fakat sebepsiz, zaruretsiz tehir etmek tenzihen mekruhtur.
10- Secde âyetini mubah vakitte okuyup, namaz kılmak mekruh olan üç vakitte tilavet secdesi yapmak caiz değildir. Secde âyeti mekruh vakitte okunursa, bu vakitte secde etmek caiz diyen âlimler olduğu gibi mekruh diyen âlimler de vardır. Mekruh olmayan vakte tehir edilirse bütün âlimlere uyulmuş olur. (Hindiyye)
11- Kur’an-ı kerim okunan yerde bulunduğu halde, işitmeyen kimse, secde etmez.
12- Secde âyetini yazan ve heceleyen, secde yapmaz.
13- Birkaç kişiden her biri, secde âyetinden birer kelime okusalar, bunu işitenlere tilavet secdesi yapmak gerekmez. Çünkü, secde âyetini bir kişi okuyunca, bunu işitenlerin secde yapması vacip olur.
Çeşitli kimselerin okudukları kelimeler toplanarak, bir kişi bütün âyeti okumuş gibi yapılamaz. Çünkü, Kur’an-ı kerim okumak için, kimse başkası yerine vekil yapılamaz. (Dürr-ül-muhtar)
14- Secde âyetinin tercümesini okuyan veya işiten, bunun secde âyeti olduğunu anlarsa, secde yapar.
15- Yaptığını anlayacak yaşta olan çocuğun okuması ile, işitenlerin secde etmesi gerekir. Daha küçük yaşta ise gerekmez.
16- Ara sıra deliren, deli iken secde âyetini okursa, secde gerekmez. Akıllı iken okursa gerekir.
17- Dağdan, çölden ve bir yerden aksedip, yansıyıp geri gelen sedayı işiten ve papağandan veya başka kuştan işiten secde etmez. İnsan sesi olması gerekir. (Dürr-ül-münteka)
18- Radyodan işitilen ses, hâfızın sesine benzeyen, cansız alet sesidir. Bunun için, fonografta [gramofonda, teypte, radyoda. tv’de ve benzeri vasıtalarda] okunan secde âyetini işiten, tilavet secdesi yapmaz. (Mezahib-i erbea)
Elmalılı Hamdi Yazır, Arâf suresinin 204. âyetinin tefsirinde diyor ki:
Kıraet, bir ihtiyari iştir ki, akıllı ve konuşan bir insanın ağzından çıkanı anlamaya ve anlatmaya yönelik bir maksat taşıyan sesli olarak okumak demektir. Akıllı olmayandan ve cansız varlıklardan çıkan seslere kıraet denilemeyeceği gibi, aks-i sadâdan, sesin yankılanmasından meydana gelen şeye de kıraet denilemez. Bunun içindir ki, fakihler bir kıraetin yankılanmasından hasıl olan yankıya kıraet ve tilavet hükmü terettüp etmeyeceğini ve mesela tilavet secdesi lazım gelmeyeceğini beyan etmişlerdir. Bir kitabı sessiz olarak okumaya kıraet denilemeyeceği gibi, çalan veya çınlayan, yankı yapan bir sesi dinlemek de kıraet değildir, bir çınlamayı dinlemektir. Kur’an okuyanın sesini aksettiren gramofondan [teypten] veya radyodan gelen sese de kıraet denilemez. Bunun gibi sesler bir kıraet değil, bir kıraetin yankısı ve yansımasıdır, bunlara dinleme ve susma emrinin hükmü terettüp etmez. (s.2361)
19- Kâfirin okuduğunu işiten müslümanların secde etmesi vacip olur.
20- İmam-ı Nesefi, Kâfi kitabında buyuruyor ki:
Sıkıntıdan kurtulmak için, Allahü teâlâya kalbinden yalvararak, 14 secde âyetini [ezberden, ayakta] okuyup, her birinden sonra, hemen secde edeni, Allahü teâlâ, o dert ve beladan korur. (Dürr-ül-muhtar, Nur-ül-izah)
Son secdeden kalkınca, ayakta ellerini uzatıp, kendinin ve bütün müslümanların dünya ve dinlerine gelen beladan, sıkıntıdan kurtulmaları, korunmaları için dua etmelidir.
21- Secde âyeti üç mekruh vakitte okunursa, tilavet secdesini bu vakitlerde yapmak, bir kavle göre caiz ise de, mekruh olmayan vakte tehir etmek evlâdır. (Dürer, Tahtavi)
Sual: Yalnız başına namaz kılarken, zammı sure olarak secde âyetini okuyan kimse, hemen rükuya gitse, tilavet secdesini yapmış olur mu?
CEVAP
Bir kimse, namaz içinde secde âyeti okuyunca, hemen ayrıca rüku veya bir secde yapıp ayağa kalkar. Okumasına devam eder. Secde âyetini okuduktan iki üç âyet sonra namazın rükuuna eğilirse ve tilavet secdesine niyet ederse, namazın rüku veya secdeleri, tilavet secdesi yerine geçer. Fakat, secde âyetinden sonra üç âyetten fazla okumuşsa, tilavet secdesi, namaz için yapmış olduğu rüku veya secdeler ile kendisinden sakıt olmaz.
Bu durumda, namaz içinde, tilavet için ayrıca secde etmesi gerekir. Yalnız başına namaz kılarken, tilavet secdesi, namaz içinde eda edilmezse, namazdan sonra yapılmalıdır.
Secde âyetini namaz içinde okuyan kimse, dilerse okuyacağı âyetlerin sayısına bakmaksızın hemen Allahü ekber diyerek tilavet secdesine varır. Tilavet secdesi niyeti ile yalnız rükuya varması da kâfidir. Ondan sonra tekrar ayağa kalkar ve birkaç âyet daha okuyup, namazın rüku ve secdelerini yapar, namazına devam eder.
Eğer bir sureyi bitirmiş ise, diğer bir sureden birkaç âyet okur; çünkü tilavet secdesinden kalkar kalkmaz, böyle birkaç âyet okumadan namazın rüku ve secdesine gitmek mekruhtur.
Sual: TV’de mukabele okunuyor. Secde âyetlerini dinleyince, secde-i tilavet gerekir mi?
CEVAP
Gerekmez. Fakat Kur'an-ı kerimi takip ederken veya dinlerken, sesli olarak okuyana, secde-i tilavet gerekir. TV’den, radyodan ve teypten duyulan secde âyeti için secde-i tilavet gerekmez. (M.Erbea)
Sual: Yapılmayan secdelerin kazası nasıl yapılır?
CEVAP
Okuduğum ilk secde âyetinin secde-i tilavetini diye niyet edilir.
Sual: Bir kitapta tilavet secdesinin yedisi farz, üçü vacip, dördü sünnet diye yazıyor. Böyle bir rivayet de var mı?
CEVAP
Vardır.
Sual: Secde-i tilavetten sonra, tilavete başlansa, Euzü lazım mı?
CEVAP
Hayır.
Sual: Bir kağıda yazılı 14 secde âyeti okununca bir secde etmek yeter mi?
CEVAP
Her secde âyeti için ayrı ayrı secde etmelidir. Yani 14 secde etmelidir.
Sual: Tilavet secdesi için abdestli olmak şart mıdır?
CEVAP
Evet.
Sual: Secde âyetini göz ile okusak secde gerekir mi?
CEVAP
Hayır. Çünkü göz ile okumak, tilavet sayılmaz.
Sual: Secde âyetinin mealini okuyanın, işitenin veya hoparlörden işitenin tilavet secdesi yapması gerekir mi?
CEVAP
Kur’an-ı kerimde 14 yerde bulunan secde âyetinden birini okuyan veya işiten, manasını anlamasa da, bir secde yapması vacibdir. Meal okumak uygun değil ise de, mealini okuyan veya işiten, bunun secde âyeti olduğunu anlarsa, tilavet secdesi yapar. Hoparlörden, kasetten, teypten, TV veya radyodan işitenin, secde-i tilavet yapması gerekmez. (M.Erbaa, Elmalı tefsiri)
Sual: Güneş doğduktan işrak vaktine kadar, tilavet secdesi ve şükür secdesi caiz midir?
CEVAP
Tilavet secdesi mekruh, şükür secdesi mekruh değildir.
Secde âyetini duyunca
Sual: Cünüp, abdestsiz veya hayzlıyken secde âyetini dinleyene, tilavet secdesi gerekir mi?
CEVAP
Secde âyetini işiten cünübün veya abdestsizin, temizlendikten sonra tilavet secdesi yapması gerekir, fakat hayzlıya temizlendikten sonra da tilavet secdesi yapmak gerekmez.
Sual: Namazda, sonunda secde âyeti olan bir sureyi mesela Alak suresini okuyanın, namaz içinde veya namaz dışında tilavet secdesi yapması gerekir mi?
CEVAP
Namazda okuyunca, hemen ayrıca rükû veya bir secde yapıp ayağa kalkar. Okumasına devam eder. Namazda secde âyeti okunduktan 2-3 âyet sonra rükûa eğilip tilavet secdesine niyet edilse, namazın rükû veya secdeleri, tilavet secdesi yerine geçer. Secde âyetinden sonra, üç âyetten fazla okunursa, hemen ayrıca rükû veya bir secde yapılıp ayağa kalkılır. Okumaya devam edilir. (S. Ebediyye)
Tilavet secdesi namaz içinde yapılmazsa, namazdan sonra yapılmalıdır.
Secde âyetini yazmak
Sual: Secde âyetini yazmakla veya gözle okumakla, tilavet secdesi gerekir mi?
CEVAP
Yazmak ve gözle okumak, kıraat sayılmadığı için, tilavet secdesini gerektirmez.
Sağır ve secde âyeti
Sual: Bir ortamda, secde âyeti okunsa, oradakiler, tilavet secdesi yapsalar, orada olup da sağır olduğu için duymayan kimse, secde âyeti okunduğunu anlasa veya işitenler ona söyleseler, onun da tilavet secdesi yapması vacib olur mu?
CEVAP
Evet, vacib olduğunu da, vacib olmadığını da bildiren muteber kitaplar var. Vacib olduğunu bildirenlerin kavli, ihtiyata daha uygundur. Bunların gerekçeleri şöyledir:
Sağır olmayanlar arasında, secde âyetinin okunduğunu duymayan çıkabilir. Eğer oradakiler, secde âyeti okunduğunu söylüyorlar ve kendileri de secde ediyorlarsa, duymamış olanların, duyanlara uyarak secde etmeleri vacib olur.
Sağır, secde âyetinin okunduğu yerde hazır olsa, orada bulunan cemaatle beraber tilavet secdesi yapar. (Mecmua-i Zühdiyye)
Okunan secde âyetini dinleyen kimse, anlasa da, anlamasa da, kendisine secde âyetinin okunduğu haber verilince, secde etmesi gerekir. İmam, secde âyetini okuduğu zaman, cemaat duysun veya duymasın, cemaate de, tilâvet secdesi vacib olur. Tilavet secdesi yapmak için, namazda, kıraatin açık veya gizli olması arasında da bir fark yoktur. Yani açık okunsa da, gizli okunsa da tilavet secdesi gerekir. (Hindiyye)
Başkalarının okuduğu secde âyetini duymayan sağıra, secde etmek gerekmez. (Nimet-i İslâm)
Secde âyetini işiten
Sual: Cünüp secde âyetini okusa, işitenlere secde vacib olur mu?
CEVAP
Cünübün Kur'an okuması haramdır, ancak onun okuduğu secde âyetini işitenlere, secde etmek vacib olur. Cünüp olanın da, guslettikten sonra secde etmesi gerekir. (Dürer)
Sual: Kur’an-ı kerimdeki secde âyetlerini okumanın sıkıntıları giderdiği söyleniyor, bu bilgi doğru mudur?
Cevap: Dürr-ül-muhtar’da ve Nur-ül-izah’ta bu konuda buyuruluyor ki:
“İmam-ı Nesefi hazretleri, Kâfî kitabında buyuruyor ki: Bir kimse hüzünden, sıkıntıdan kurtulmak için Allahü teâlâya kalbinden yalvararak on dört secde âyetini ezberden ve ayakta okuyup, her birinden sonra hemen yatıp secde ederse Allahü teâlâ o kimseyi o dert ve beladan korur.”
Son secdeden kalkınca, ayakta ellerini ileri uzatarak açar ve kendinin, bütün Müslümanların dünya ve dinlerine gelen beladan, sıkıntıdan kurtulmaları, korunmaları için dua eder.
Secde âyetleri okunduğu zaman
Sual: Kur’ân-ı kerimde kaç yerde secde âyeti vardır ve bu secde âyetleri her okunduğunda veya okuyan işitildiğinde, tilavet secdesi yapmak gerekir mi?
Cevap: Kur’ân-ı kerimde, ondört yerde, secde âyeti vardır. Bunlardan birini okuyanın veya işitenin, manasını anlamasa da, bir kere secde yapması vaciptir. Başkasının okuduğu yerde bulunan, fakat işitmeyen kimse, secde etmez. Secde âyetini yazan, heceleyen, secde yapmaz. Tercümesini okuyan veya işiten, bunun secde âyeti olduğunu anlarsa, secde yapar.
Namaz kılması farz olan kimselerin, tilavet secdesini işitince, secde yapmaları vacip olur. Bunun için, secde âyetini işiten cünübün ve sarhoşun da, abdest aldıkları zaman secde etmeleri lazımdır. Sarhoş, çok içmiş, aklı gitmiş ise, kendi okuyunca da, işitince de, secde etmesi vacip olmaz. Uyuyan ve bayılmış veya deli okuyunca, işitenlerin secde etmesi vacip olur denildi. Fakat, bunların ve kuşun okuması ile secde edilmemesi doğrudur. Çünkü, bunların okuması, hakiki, doğru tilavet, okumak değildir. Hakiki okumak demek, Kur’ân-ı kerimi okumakta olduğunu anlayarak okumaktır. Çocuk, yaptığını anlayacak yaşta ise, secde âyetini okuması ile, işitenlerin secde etmesi lazım olur. Daha küçük yaşta ise lazım olmaz. Dağlardan, çöllerden ve başka yerlerden yansıyıp geri gelen sedayı işitenlerin ve kuştan işitenlerin secde etmesi vacip olmaz. Secde âyeti hece hece okununca ve yazılınca da secde yapılmaz. Gayrimüslimin okuduğunu işiten Müslümanların secde etmesi vacip olur. Dürr-ül-müntekâda, secde âyetini okuyanın, “İnsan sesi olması lazımdır” deniyor. Radyodan işitilen sesin, insan sesi olmadığı, hafızın sesine benzeyen, cansız alet sesi olduğu, bildirilmiştir. Bunun için, El-fıkh-u alel-mezâhib-il erbe'a’da da diyor ki:
“Fonografta, gramofonda, teypte ve radyoda okunan secde âyetini işitenin, tilavet secdesi yapması vacip olmaz.”
Tilavet secdesi yapmak için
Sual: Bir kimse secde âyetlerini okuduktan sonra veya namazda imam secde âyeti bulunan sureleri okumuşsa, tilavet secdesini nasıl ve ne şekilde yapar?
Cevap: Tilavet secdesi yapmak için, abdestli olarak, kıbleye karşı ayakta durup, elleri kulaklara kaldırmadan Allahü ekber diyerek secdeye gidilir. Üç kere Sübhâne rabbiyel-a'lâ denir. Sonra Allahü ekber deyip ayağa kalkınca, secde-i tilâvet tamam olur. Önce niyet etmek, “niyet ettim tilavet secdesine” demek lazımdır. Niyetsiz kabul olmaz. Namazda secde âyetini okuyunca, hemen ayrıca rüku veya bir secde yapıp ayağa kalkar, okumasına devam eder. Secde âyetini okuduktan iki üç âyet sonra namazın rüküuna eğilirse ve tilavet secdesine niyet ederse, namazın rüku veya secdeleri, tilavet secdesi yerine geçer. Cemaat ile kılan ise, imam secde âyeti okuyunca, imamın okuduğunu işitmese de, imamla birlikte, ayrıca bir rüku ve iki secde yapar. Cemaatin rükuda niyet etmesi lazımdır. Namaz dışında, sonraya da bırakılabilir.
Sual: Kur’ândaki secde âyetlerini okumanın dertlerden, sıkıntılardan kurtulmak için iyi olduğu söyleniyor, doğru mudur?
Cevap: Bu konuda Dürr-ül-muhtârda ve Nûr-ül-îzâhda deniyor ki:
“İmâm-ı Nesefî hazretleri Kâfî kitabında buyuruyor ki; ‘Bir kimse hüzünden, sıkıntıdan kurtulmak için, Allahü teâlâya kalbinden yalvararak, ondört secde âyetini, ezberden, ayakta okuyup, her birinden sonra, hemen yatıp secde ederse, Allahü teâlâ, o kimseyi o dert ve beladan korur. Son secdeden kalkınca, ayakta ellerini ileri uzatır. Kendinin veya bütün Müslümanların dünya ve dinlerine gelen beladan, sıkıntıdan kurtulmaları, korunmaları için dua eder.”
Sual: Abdestsiz veya gusülsüz bir kimse, secde âyetinin okunduğunu işitirse ne yapması gerekir?
Cevap: Cünüp, abdestsiz ve sarhoş olanın da, secde âyetini işitmişlerse, gusül, abdest alıp temizlendikten sonra secde yapmaları lazımdır. Hayızlı kadın işitince, secde etmesi vacip olmaz.
Sual: Hafızlığa çalışan bir kimse, aynı secde âyetini, bir oturuşta ezberlemek için defalarca okuyor. Her okuduğunda tilavet secdesi yapması gerekir mi?
Cevap: Bir oturumda bir secde âyetini birkaç defa okuyan ve işiten, hepsi için bir secde eder. Muhammed aleyhisselamın ismini söyleyince veya işitince, salevat okumak da böyledir.
Sual: Bir mecliste, ayrı ayrı secde âyetleri okunursa, bir defa tilavet secdesi yapılması kâfi gelir mi?
Cevap: Bir mecliste iki secde âyeti okunursa, ayrı ayrı iki secde yapmak lazım olur.
Sual: Camide tek başına namaz kılan kimse, caminin içinde sesli olarak secde âyetini okuyan kimseyi duysa ne yapar?
Cevap: Namaz kılarken, dışarıdan secde âyetini işiten, namazdan sonra secde eder. Namaz kılması haram olan üç vakitte secde-i tilavet yapmak caiz değildir.
TİLAVET SECDESİ NEDİR NASIL YAPILIRCEVAP
Aşağıdaki surelerdedir. Yanlarında âyet numaraları da belirtilmiştir:
Araf 206
Rad 15
Nahl 49
İsra 107
Meryem 58
Hac 18
Furkan 60
Neml 25
Secde 15
Sad 24
Fussilet 37
Necm 62
İnşikak 21
Alak 19
Sual: Tilavet secdesi nedir, ne zaman ve nasıl yapılır?
CEVAP
Kolay anlaşılması için maddeler halinde bildirelim:
1- Tilavet, Kur’an okumak demektir. Secde âyeti okununca yapılan secdeye tilavet secdesi denir.
2- Namaz kılması farz olan bir kimse, Kur’an-ı kerimde bulunan 14 yerdeki, secde âyetinden birini okusa veya işitse, manasını anlamasa da, bir secde yapması vaciptir.
3- Tilavet secdesi yapmak için, niyet edilir. Niyet şarttır. Niyetsiz sahih olmaz. Abdestli olarak, kıbleye karşı ayakta durup, ellerini kulaklara kaldırmadan, Allahü ekber der ve secdeye gider. Secdede üç defa Sübhâne rabbiyel-a’lâ der. Sonra, Allahü ekber der ve ayağa kalkar. Böylece secde-i tilavet tamam olur.
4- Secde âyetini işiten cünüp veya abdestsiz kimse, temizlendikten sonra tilavet secdesi yapar. Fakat hayzlıya ve nifaslıya [lohusaya] temizlendikten sonra da tilavet secdesi gerekmez.
5- Bir oturumda, bir secde âyetini birkaç defa okuyan ve işiten, hepsi için bir secde eder.
6- Bir oturumda ne kadar secde âyeti okunmuşsa, o kadar tilavet secdesi gerekir. Mesela üç secde âyeti okunursa, üç secde gerekir.
7- Namaz kılarken, dışardan birinin okuduğu secde âyetini işiten, namazdan sonra tilavet secdesi yapar.
8- Namazda okuyunca, hemen ayrıca rüku veya bir secde yapıp ayağa kalkar. Okumasına devam eder. Secde âyetini okuduktan iki üç âyet sonra namazın rükuuna eğilirse ve tilavet secdesine niyet ederse, namazın rüku veya secdeleri, tilavet secdesi yerine geçer.
9- Secde-i tilavetin kazası, acele değildir. Gecikirse günah olmaz. Fakat sebepsiz, zaruretsiz tehir etmek tenzihen mekruhtur.
10- Secde âyetini mubah vakitte okuyup, namaz kılmak mekruh olan üç vakitte tilavet secdesi yapmak caiz değildir. Secde âyeti mekruh vakitte okunursa, bu vakitte secde etmek caiz diyen âlimler olduğu gibi mekruh diyen âlimler de vardır. Mekruh olmayan vakte tehir edilirse bütün âlimlere uyulmuş olur. (Hindiyye)
11- Kur’an-ı kerim okunan yerde bulunduğu halde, işitmeyen kimse, secde etmez.
12- Secde âyetini yazan ve heceleyen, secde yapmaz.
13- Birkaç kişiden her biri, secde âyetinden birer kelime okusalar, bunu işitenlere tilavet secdesi yapmak gerekmez. Çünkü, secde âyetini bir kişi okuyunca, bunu işitenlerin secde yapması vacip olur.
Çeşitli kimselerin okudukları kelimeler toplanarak, bir kişi bütün âyeti okumuş gibi yapılamaz. Çünkü, Kur’an-ı kerim okumak için, kimse başkası yerine vekil yapılamaz. (Dürr-ül-muhtar)
14- Secde âyetinin tercümesini okuyan veya işiten, bunun secde âyeti olduğunu anlarsa, secde yapar.
15- Yaptığını anlayacak yaşta olan çocuğun okuması ile, işitenlerin secde etmesi gerekir. Daha küçük yaşta ise gerekmez.
16- Ara sıra deliren, deli iken secde âyetini okursa, secde gerekmez. Akıllı iken okursa gerekir.
17- Dağdan, çölden ve bir yerden aksedip, yansıyıp geri gelen sedayı işiten ve papağandan veya başka kuştan işiten secde etmez. İnsan sesi olması gerekir. (Dürr-ül-münteka)
18- Radyodan işitilen ses, hâfızın sesine benzeyen, cansız alet sesidir. Bunun için, fonografta [gramofonda, teypte, radyoda. tv’de ve benzeri vasıtalarda] okunan secde âyetini işiten, tilavet secdesi yapmaz. (Mezahib-i erbea)
Elmalılı Hamdi Yazır, Arâf suresinin 204. âyetinin tefsirinde diyor ki:
Kıraet, bir ihtiyari iştir ki, akıllı ve konuşan bir insanın ağzından çıkanı anlamaya ve anlatmaya yönelik bir maksat taşıyan sesli olarak okumak demektir. Akıllı olmayandan ve cansız varlıklardan çıkan seslere kıraet denilemeyeceği gibi, aks-i sadâdan, sesin yankılanmasından meydana gelen şeye de kıraet denilemez. Bunun içindir ki, fakihler bir kıraetin yankılanmasından hasıl olan yankıya kıraet ve tilavet hükmü terettüp etmeyeceğini ve mesela tilavet secdesi lazım gelmeyeceğini beyan etmişlerdir. Bir kitabı sessiz olarak okumaya kıraet denilemeyeceği gibi, çalan veya çınlayan, yankı yapan bir sesi dinlemek de kıraet değildir, bir çınlamayı dinlemektir. Kur’an okuyanın sesini aksettiren gramofondan [teypten] veya radyodan gelen sese de kıraet denilemez. Bunun gibi sesler bir kıraet değil, bir kıraetin yankısı ve yansımasıdır, bunlara dinleme ve susma emrinin hükmü terettüp etmez. (s.2361)
19- Kâfirin okuduğunu işiten müslümanların secde etmesi vacip olur.
20- İmam-ı Nesefi, Kâfi kitabında buyuruyor ki:
Sıkıntıdan kurtulmak için, Allahü teâlâya kalbinden yalvararak, 14 secde âyetini [ezberden, ayakta] okuyup, her birinden sonra, hemen secde edeni, Allahü teâlâ, o dert ve beladan korur. (Dürr-ül-muhtar, Nur-ül-izah)
Son secdeden kalkınca, ayakta ellerini uzatıp, kendinin ve bütün müslümanların dünya ve dinlerine gelen beladan, sıkıntıdan kurtulmaları, korunmaları için dua etmelidir.
21- Secde âyeti üç mekruh vakitte okunursa, tilavet secdesini bu vakitlerde yapmak, bir kavle göre caiz ise de, mekruh olmayan vakte tehir etmek evlâdır. (Dürer, Tahtavi)
Sual: Yalnız başına namaz kılarken, zammı sure olarak secde âyetini okuyan kimse, hemen rükuya gitse, tilavet secdesini yapmış olur mu?
CEVAP
Bir kimse, namaz içinde secde âyeti okuyunca, hemen ayrıca rüku veya bir secde yapıp ayağa kalkar. Okumasına devam eder. Secde âyetini okuduktan iki üç âyet sonra namazın rükuuna eğilirse ve tilavet secdesine niyet ederse, namazın rüku veya secdeleri, tilavet secdesi yerine geçer. Fakat, secde âyetinden sonra üç âyetten fazla okumuşsa, tilavet secdesi, namaz için yapmış olduğu rüku veya secdeler ile kendisinden sakıt olmaz.
Bu durumda, namaz içinde, tilavet için ayrıca secde etmesi gerekir. Yalnız başına namaz kılarken, tilavet secdesi, namaz içinde eda edilmezse, namazdan sonra yapılmalıdır.
Secde âyetini namaz içinde okuyan kimse, dilerse okuyacağı âyetlerin sayısına bakmaksızın hemen Allahü ekber diyerek tilavet secdesine varır. Tilavet secdesi niyeti ile yalnız rükuya varması da kâfidir. Ondan sonra tekrar ayağa kalkar ve birkaç âyet daha okuyup, namazın rüku ve secdelerini yapar, namazına devam eder.
Eğer bir sureyi bitirmiş ise, diğer bir sureden birkaç âyet okur; çünkü tilavet secdesinden kalkar kalkmaz, böyle birkaç âyet okumadan namazın rüku ve secdesine gitmek mekruhtur.
Sual: TV’de mukabele okunuyor. Secde âyetlerini dinleyince, secde-i tilavet gerekir mi?
CEVAP
Gerekmez. Fakat Kur'an-ı kerimi takip ederken veya dinlerken, sesli olarak okuyana, secde-i tilavet gerekir. TV’den, radyodan ve teypten duyulan secde âyeti için secde-i tilavet gerekmez. (M.Erbea)
Sual: Yapılmayan secdelerin kazası nasıl yapılır?
CEVAP
Okuduğum ilk secde âyetinin secde-i tilavetini diye niyet edilir.
Sual: Bir kitapta tilavet secdesinin yedisi farz, üçü vacip, dördü sünnet diye yazıyor. Böyle bir rivayet de var mı?
CEVAP
Vardır.
Sual: Secde-i tilavetten sonra, tilavete başlansa, Euzü lazım mı?
CEVAP
Hayır.
Sual: Bir kağıda yazılı 14 secde âyeti okununca bir secde etmek yeter mi?
CEVAP
Her secde âyeti için ayrı ayrı secde etmelidir. Yani 14 secde etmelidir.
Sual: Tilavet secdesi için abdestli olmak şart mıdır?
CEVAP
Evet.
Sual: Secde âyetini göz ile okusak secde gerekir mi?
CEVAP
Hayır. Çünkü göz ile okumak, tilavet sayılmaz.
Sual: Secde âyetinin mealini okuyanın, işitenin veya hoparlörden işitenin tilavet secdesi yapması gerekir mi?
CEVAP
Kur’an-ı kerimde 14 yerde bulunan secde âyetinden birini okuyan veya işiten, manasını anlamasa da, bir secde yapması vacibdir. Meal okumak uygun değil ise de, mealini okuyan veya işiten, bunun secde âyeti olduğunu anlarsa, tilavet secdesi yapar. Hoparlörden, kasetten, teypten, TV veya radyodan işitenin, secde-i tilavet yapması gerekmez. (M.Erbaa, Elmalı tefsiri)
Sual: Güneş doğduktan işrak vaktine kadar, tilavet secdesi ve şükür secdesi caiz midir?
CEVAP
Tilavet secdesi mekruh, şükür secdesi mekruh değildir.
Secde âyetini duyunca
Sual: Cünüp, abdestsiz veya hayzlıyken secde âyetini dinleyene, tilavet secdesi gerekir mi?
CEVAP
Secde âyetini işiten cünübün veya abdestsizin, temizlendikten sonra tilavet secdesi yapması gerekir, fakat hayzlıya temizlendikten sonra da tilavet secdesi yapmak gerekmez.
Sual: Namazda, sonunda secde âyeti olan bir sureyi mesela Alak suresini okuyanın, namaz içinde veya namaz dışında tilavet secdesi yapması gerekir mi?
CEVAP
Namazda okuyunca, hemen ayrıca rükû veya bir secde yapıp ayağa kalkar. Okumasına devam eder. Namazda secde âyeti okunduktan 2-3 âyet sonra rükûa eğilip tilavet secdesine niyet edilse, namazın rükû veya secdeleri, tilavet secdesi yerine geçer. Secde âyetinden sonra, üç âyetten fazla okunursa, hemen ayrıca rükû veya bir secde yapılıp ayağa kalkılır. Okumaya devam edilir. (S. Ebediyye)
Tilavet secdesi namaz içinde yapılmazsa, namazdan sonra yapılmalıdır.
Secde âyetini yazmak
Sual: Secde âyetini yazmakla veya gözle okumakla, tilavet secdesi gerekir mi?
CEVAP
Yazmak ve gözle okumak, kıraat sayılmadığı için, tilavet secdesini gerektirmez.
Sağır ve secde âyeti
Sual: Bir ortamda, secde âyeti okunsa, oradakiler, tilavet secdesi yapsalar, orada olup da sağır olduğu için duymayan kimse, secde âyeti okunduğunu anlasa veya işitenler ona söyleseler, onun da tilavet secdesi yapması vacib olur mu?
CEVAP
Evet, vacib olduğunu da, vacib olmadığını da bildiren muteber kitaplar var. Vacib olduğunu bildirenlerin kavli, ihtiyata daha uygundur. Bunların gerekçeleri şöyledir:
Sağır olmayanlar arasında, secde âyetinin okunduğunu duymayan çıkabilir. Eğer oradakiler, secde âyeti okunduğunu söylüyorlar ve kendileri de secde ediyorlarsa, duymamış olanların, duyanlara uyarak secde etmeleri vacib olur.
Sağır, secde âyetinin okunduğu yerde hazır olsa, orada bulunan cemaatle beraber tilavet secdesi yapar. (Mecmua-i Zühdiyye)
Okunan secde âyetini dinleyen kimse, anlasa da, anlamasa da, kendisine secde âyetinin okunduğu haber verilince, secde etmesi gerekir. İmam, secde âyetini okuduğu zaman, cemaat duysun veya duymasın, cemaate de, tilâvet secdesi vacib olur. Tilavet secdesi yapmak için, namazda, kıraatin açık veya gizli olması arasında da bir fark yoktur. Yani açık okunsa da, gizli okunsa da tilavet secdesi gerekir. (Hindiyye)
Başkalarının okuduğu secde âyetini duymayan sağıra, secde etmek gerekmez. (Nimet-i İslâm)
Secde âyetini işiten
Sual: Cünüp secde âyetini okusa, işitenlere secde vacib olur mu?
CEVAP
Cünübün Kur'an okuması haramdır, ancak onun okuduğu secde âyetini işitenlere, secde etmek vacib olur. Cünüp olanın da, guslettikten sonra secde etmesi gerekir. (Dürer)
Sual: Kur’an-ı kerimdeki secde âyetlerini okumanın sıkıntıları giderdiği söyleniyor, bu bilgi doğru mudur?
Cevap: Dürr-ül-muhtar’da ve Nur-ül-izah’ta bu konuda buyuruluyor ki:
“İmam-ı Nesefi hazretleri, Kâfî kitabında buyuruyor ki: Bir kimse hüzünden, sıkıntıdan kurtulmak için Allahü teâlâya kalbinden yalvararak on dört secde âyetini ezberden ve ayakta okuyup, her birinden sonra hemen yatıp secde ederse Allahü teâlâ o kimseyi o dert ve beladan korur.”
Son secdeden kalkınca, ayakta ellerini ileri uzatarak açar ve kendinin, bütün Müslümanların dünya ve dinlerine gelen beladan, sıkıntıdan kurtulmaları, korunmaları için dua eder.
Secde âyetleri okunduğu zaman
Sual: Kur’ân-ı kerimde kaç yerde secde âyeti vardır ve bu secde âyetleri her okunduğunda veya okuyan işitildiğinde, tilavet secdesi yapmak gerekir mi?
Cevap: Kur’ân-ı kerimde, ondört yerde, secde âyeti vardır. Bunlardan birini okuyanın veya işitenin, manasını anlamasa da, bir kere secde yapması vaciptir. Başkasının okuduğu yerde bulunan, fakat işitmeyen kimse, secde etmez. Secde âyetini yazan, heceleyen, secde yapmaz. Tercümesini okuyan veya işiten, bunun secde âyeti olduğunu anlarsa, secde yapar.
Namaz kılması farz olan kimselerin, tilavet secdesini işitince, secde yapmaları vacip olur. Bunun için, secde âyetini işiten cünübün ve sarhoşun da, abdest aldıkları zaman secde etmeleri lazımdır. Sarhoş, çok içmiş, aklı gitmiş ise, kendi okuyunca da, işitince de, secde etmesi vacip olmaz. Uyuyan ve bayılmış veya deli okuyunca, işitenlerin secde etmesi vacip olur denildi. Fakat, bunların ve kuşun okuması ile secde edilmemesi doğrudur. Çünkü, bunların okuması, hakiki, doğru tilavet, okumak değildir. Hakiki okumak demek, Kur’ân-ı kerimi okumakta olduğunu anlayarak okumaktır. Çocuk, yaptığını anlayacak yaşta ise, secde âyetini okuması ile, işitenlerin secde etmesi lazım olur. Daha küçük yaşta ise lazım olmaz. Dağlardan, çöllerden ve başka yerlerden yansıyıp geri gelen sedayı işitenlerin ve kuştan işitenlerin secde etmesi vacip olmaz. Secde âyeti hece hece okununca ve yazılınca da secde yapılmaz. Gayrimüslimin okuduğunu işiten Müslümanların secde etmesi vacip olur. Dürr-ül-müntekâda, secde âyetini okuyanın, “İnsan sesi olması lazımdır” deniyor. Radyodan işitilen sesin, insan sesi olmadığı, hafızın sesine benzeyen, cansız alet sesi olduğu, bildirilmiştir. Bunun için, El-fıkh-u alel-mezâhib-il erbe'a’da da diyor ki:
“Fonografta, gramofonda, teypte ve radyoda okunan secde âyetini işitenin, tilavet secdesi yapması vacip olmaz.”
Tilavet secdesi yapmak için
Sual: Bir kimse secde âyetlerini okuduktan sonra veya namazda imam secde âyeti bulunan sureleri okumuşsa, tilavet secdesini nasıl ve ne şekilde yapar?
Cevap: Tilavet secdesi yapmak için, abdestli olarak, kıbleye karşı ayakta durup, elleri kulaklara kaldırmadan Allahü ekber diyerek secdeye gidilir. Üç kere Sübhâne rabbiyel-a'lâ denir. Sonra Allahü ekber deyip ayağa kalkınca, secde-i tilâvet tamam olur. Önce niyet etmek, “niyet ettim tilavet secdesine” demek lazımdır. Niyetsiz kabul olmaz. Namazda secde âyetini okuyunca, hemen ayrıca rüku veya bir secde yapıp ayağa kalkar, okumasına devam eder. Secde âyetini okuduktan iki üç âyet sonra namazın rüküuna eğilirse ve tilavet secdesine niyet ederse, namazın rüku veya secdeleri, tilavet secdesi yerine geçer. Cemaat ile kılan ise, imam secde âyeti okuyunca, imamın okuduğunu işitmese de, imamla birlikte, ayrıca bir rüku ve iki secde yapar. Cemaatin rükuda niyet etmesi lazımdır. Namaz dışında, sonraya da bırakılabilir.
Sual: Kur’ândaki secde âyetlerini okumanın dertlerden, sıkıntılardan kurtulmak için iyi olduğu söyleniyor, doğru mudur?
Cevap: Bu konuda Dürr-ül-muhtârda ve Nûr-ül-îzâhda deniyor ki:
“İmâm-ı Nesefî hazretleri Kâfî kitabında buyuruyor ki; ‘Bir kimse hüzünden, sıkıntıdan kurtulmak için, Allahü teâlâya kalbinden yalvararak, ondört secde âyetini, ezberden, ayakta okuyup, her birinden sonra, hemen yatıp secde ederse, Allahü teâlâ, o kimseyi o dert ve beladan korur. Son secdeden kalkınca, ayakta ellerini ileri uzatır. Kendinin veya bütün Müslümanların dünya ve dinlerine gelen beladan, sıkıntıdan kurtulmaları, korunmaları için dua eder.”
Sual: Abdestsiz veya gusülsüz bir kimse, secde âyetinin okunduğunu işitirse ne yapması gerekir?
Cevap: Cünüp, abdestsiz ve sarhoş olanın da, secde âyetini işitmişlerse, gusül, abdest alıp temizlendikten sonra secde yapmaları lazımdır. Hayızlı kadın işitince, secde etmesi vacip olmaz.
Sual: Hafızlığa çalışan bir kimse, aynı secde âyetini, bir oturuşta ezberlemek için defalarca okuyor. Her okuduğunda tilavet secdesi yapması gerekir mi?
Cevap: Bir oturumda bir secde âyetini birkaç defa okuyan ve işiten, hepsi için bir secde eder. Muhammed aleyhisselamın ismini söyleyince veya işitince, salevat okumak da böyledir.
Sual: Bir mecliste, ayrı ayrı secde âyetleri okunursa, bir defa tilavet secdesi yapılması kâfi gelir mi?
Cevap: Bir mecliste iki secde âyeti okunursa, ayrı ayrı iki secde yapmak lazım olur.
Sual: Camide tek başına namaz kılan kimse, caminin içinde sesli olarak secde âyetini okuyan kimseyi duysa ne yapar?
Cevap: Namaz kılarken, dışarıdan secde âyetini işiten, namazdan sonra secde eder. Namaz kılması haram olan üç vakitte secde-i tilavet yapmak caiz değildir.
Tilâvet secdesi, Kur'ân-ı Kerîm'de on dört yerde geçen secde âyetlerinden birini okumak veya işitmek durumunda yapılan secdeye denir
Peygamberimiz’in, içinde secde âyeti bulunan bir sûre okuduğunda secde ettiği, sahâbenin de onunla birlikte secde ettiği ve bazılarının alınlarını koyacak yer bulamadıkları rivayeti yanında bu konuya ilişkin olarak Peygamberimiz’in şöyle buyurduğu rivayet olunmaktadır:
HADİS:"Âdemoğlu secde âyetini okuyup secde edince, şeytan ağlar ve 'Vay benim halime! Âdemoğlu secde etmekle emrolundu ve hemen secde etti; cennet onundur. Ben ise secde etmekle emrolundum, ama secde etmekten kaçındım, bundan dolayı cehennem benimdir' diyerek oradan kaçar." (Müslim, “Îmân”, 35)
Secde âyetlerinin bir kısmında genel olarak müşriklerin yüce yaratıcının karşısında boyun bükmekten ve secde etmekten kaçındıkları anlatılmakta, bir kısmında ise müminler/muhataplar doğrudan secde etmekle emrolunmaktadır. Secde âyetlerinin bu muhtevası göz önünde bulundurulursa, bu âyetleri okuyan veya işiten kimsenin secde yapması, hem emre itaat etmek hem de secde etmekten kaçınanlara tepki göstermek ve muhalefet etmek anlamına gelmektedir. Bu bakımdan, tilâvet secdesiyle yükümlü olabilmek için her şeyden önce, dinlenen âyetin secde âyeti olduğunun bilinmesi gerekir.
Dinlediği âyetler arasında secde âyeti bulunduğunu bilmeyen kişinin secde etmesi gerekmez. Meselâ teyp, radyo ve televizyonda okunan Kur'an'ı dinlerken secde âyeti geçse ve dinleyen kişi bunun secde âyeti olduğunu bilmiyorsa onun secde etmesini beklemek doğru olmaz. Fakat okunan Kur'an'ın meâli veriliyorsa ve dinleyen kişi üslûptan veya lafızdan secde etmenin uygun olacağını çıkarıyorsa secde etmesi gerekir. Çünkü, ya bütün mahlûkatın Allah'ı tesbih ve tâzim ettiği, iyi kullarının Allah'a secde ettikleri anlatılıyordur, ya da müşriklerin secde etmekten kaçındıkları söz konusu edilmiştir. Her iki halde de dinleyen kişinin, içinden müminlerin secde edişini tasvip, inanmayanların itaatsizliğini ise tekzip etmesi, bu duygusunun bir gösterimi ve dışa vurumu olarak da secde etmesi gerekir. Âlimlerin, secde âyetini telaffuz etmeksizin sadece gözüyle süzen kişinin secde etmesinin gerekmeyeceğini söylemeleri, gözüyle süzmenin okuma sayılıp sayılmayacağı tartışması yanında, secde âyetinin açıktan okunup ardından secde edilmesinin meydana getireceği izlenim ile de ilgilidir.
TİLAVET SECDESİ FARZ MI, SÜNNET Mİ, VACİP Mİ?
Secde âyetini okuyan veya işiten her mükellefin secde etmesi gerekir. Tilâvet secdesi, ibadet içeriğinin ötesinde bir inanç anlamı ve bağlantısı içerdiği için, abdestsiz olan kişilerin, hatta hayızlı kadınların hemen secdeye kapanmalarının mümkün hatta gerekli olduğunu söyleyenler olmuşsa da, âlimlerin çoğunluğu tilâvet secdesi için abdest şartında ısrar etmişlerdir. Tilâvet secdesi yapmak, Hanefîler'e göre vâcip, diğer üç mezhebe göre ise sünnettir.
TİLAVET SECDESİ NASIL YAPILIR?
Başta, tilâvet secdesi yapacak kişinin abdestli, üstünün başının temiz ve avret yerlerinin de örtülü olması şarttır. Tilâvet secdesi yapmak niyetiyle abdestli olarak kıbleye dönülür ve eller kaldırılmaksızın "Allâhüekber" diyerek secdeye varılır.
Üç kere "Sübhâne rabbiye'l-a‘lâ" denildikten sonra yine Allâhüekber diyerek kalkılır. Bu secdede aslolan, yüzün yere konulması, yani secde edilmesidir. Secdeye giderken ve kalkarken "Allâhüekber" ve secde esnasında "Sübhâne rabbiye'l-a‘lâ" denilmesi sünnettir. Aynı şekilde secdenin oturduğu yerden değil de, ayaktan yere inilerek yapılması, secde yapıp oturmak yerine ayağa kalkılması ve secdeden kalkarken "gufrâneke rabbenâ ve ileyke'l-masîr" denilmesi müstehaptır.
TİLAVET SECDESİ NE ZAMAN YAPILIR?
Tilâvet secdesini hemen yerine getirmek mecburiyeti olmamakla birlikte, bu secdenin anlamına ve amacına uygun olan davranış, mümkünse secdenin hemen o anda yapılmasıdır. Meselâ, arabada giderken tilâvet secdesi yapması gereken kimse bunu ima ile yapabilir.
Bir toplulukta Kur'an okunurken secde âyeti okunmuşsa, Kur'an okuyan kişinin kendisi öne geçerek tilâvet secdesini topluca yaptırması güzel olur. Bu secde yapılırken kadınlarla aynı hizada durulmuş olması problem teşkil etmez. Fakat herkes istediği gibi, bulunduğu yerde tek tek de secde yapabilir.
Secde âyetinin namazda okunması durumunda tilâvet secdesinin nasıl yapılacağı hususunda öteden beri birçok görüş öne sürülmüş ve birtakım öneriler getirilmiştir. Genel olarak söylemek gerekirse, secde âyeti Alak sûresinde (96/19) olduğu gibi rek‘atın sonuna tesadüf ediyorsa, tilâvet secdesi namaz secdeleriyle yerine getirilmiş olur; namazdan sonra ayrıca tilâvet secdesi yapılmaz. Hatta Hanefî mezhebinde, niyet etmesi durumunda, yapacağı rükûun da tilâvet secdesi yerine geçeceği kabul edilmiştir. Secde âyetini okuduktan sonra okumaya daha devam edecekse tilâvet secdesine varıp kalkması gerekir. Âlimlerin bu görüşlerine rağmen, elimizde Hz. Peygamber'in namazda tilâvet secdesi yaptığına ilişkin sağlıklı bilgi bulunmadığı gibi, namazdaki kişiden ayrıca bir de tilâvet secdesi yapmasını istemek yukarıda ortaya konulan anlam ve amaç çerçevesi içerisinde tutarlı ve gerekli değildir. Çünkü namaza durmuş olan kimse, lisân-ı hâl ile, zaten yaratıcısına karşı bir muhalefet içerisinde olmadığını, aksine bir boyun büküş ve tevazu içerisinde olduğunu göstermekte ve ayrıca namaz gereği rükû ve secde yapmaktadır. Bu bakımdan, namaz esnasında yapacağı secdelerin aynı zamanda tilâvet secdesi görevi de göreceğini söylemek daha mâkul ve namaz disiplini bakımından daha uygun gözükmektedir.
SECDE ÂYETLERİ
Secde âyetlerinin hangileri olduğunu görmek için şu âyetlere bakılması ve bu âyetlerin meâllerinin okunması uygun olur: el-A‘raf 7/206; er-Ra‘d 13/15; en-Nahl 16/49; el-İsrâ 17/107; el-Meryem 19/58; el-Hac 22/18; el- Furkan 25/60; en-Neml 27/25; es Secde 32/15; Fussılet 41/37; Sâd 38/24; en-Necm 53/62; el-İnşikak 84/21; el-Alak 96/19.
Peygamberimiz’in, içinde secde âyeti bulunan bir sûre okuduğunda secde ettiği, sahâbenin de onunla birlikte secde ettiği ve bazılarının alınlarını koyacak yer bulamadıkları rivayeti yanında bu konuya ilişkin olarak Peygamberimiz’in şöyle buyurduğu rivayet olunmaktadır:
HADİS:"Âdemoğlu secde âyetini okuyup secde edince, şeytan ağlar ve 'Vay benim halime! Âdemoğlu secde etmekle emrolundu ve hemen secde etti; cennet onundur. Ben ise secde etmekle emrolundum, ama secde etmekten kaçındım, bundan dolayı cehennem benimdir' diyerek oradan kaçar." (Müslim, “Îmân”, 35)
Secde âyetlerinin bir kısmında genel olarak müşriklerin yüce yaratıcının karşısında boyun bükmekten ve secde etmekten kaçındıkları anlatılmakta, bir kısmında ise müminler/muhataplar doğrudan secde etmekle emrolunmaktadır. Secde âyetlerinin bu muhtevası göz önünde bulundurulursa, bu âyetleri okuyan veya işiten kimsenin secde yapması, hem emre itaat etmek hem de secde etmekten kaçınanlara tepki göstermek ve muhalefet etmek anlamına gelmektedir. Bu bakımdan, tilâvet secdesiyle yükümlü olabilmek için her şeyden önce, dinlenen âyetin secde âyeti olduğunun bilinmesi gerekir.
Dinlediği âyetler arasında secde âyeti bulunduğunu bilmeyen kişinin secde etmesi gerekmez. Meselâ teyp, radyo ve televizyonda okunan Kur'an'ı dinlerken secde âyeti geçse ve dinleyen kişi bunun secde âyeti olduğunu bilmiyorsa onun secde etmesini beklemek doğru olmaz. Fakat okunan Kur'an'ın meâli veriliyorsa ve dinleyen kişi üslûptan veya lafızdan secde etmenin uygun olacağını çıkarıyorsa secde etmesi gerekir. Çünkü, ya bütün mahlûkatın Allah'ı tesbih ve tâzim ettiği, iyi kullarının Allah'a secde ettikleri anlatılıyordur, ya da müşriklerin secde etmekten kaçındıkları söz konusu edilmiştir. Her iki halde de dinleyen kişinin, içinden müminlerin secde edişini tasvip, inanmayanların itaatsizliğini ise tekzip etmesi, bu duygusunun bir gösterimi ve dışa vurumu olarak da secde etmesi gerekir. Âlimlerin, secde âyetini telaffuz etmeksizin sadece gözüyle süzen kişinin secde etmesinin gerekmeyeceğini söylemeleri, gözüyle süzmenin okuma sayılıp sayılmayacağı tartışması yanında, secde âyetinin açıktan okunup ardından secde edilmesinin meydana getireceği izlenim ile de ilgilidir.
TİLAVET SECDESİ FARZ MI, SÜNNET Mİ, VACİP Mİ?
Secde âyetini okuyan veya işiten her mükellefin secde etmesi gerekir. Tilâvet secdesi, ibadet içeriğinin ötesinde bir inanç anlamı ve bağlantısı içerdiği için, abdestsiz olan kişilerin, hatta hayızlı kadınların hemen secdeye kapanmalarının mümkün hatta gerekli olduğunu söyleyenler olmuşsa da, âlimlerin çoğunluğu tilâvet secdesi için abdest şartında ısrar etmişlerdir. Tilâvet secdesi yapmak, Hanefîler'e göre vâcip, diğer üç mezhebe göre ise sünnettir.
TİLAVET SECDESİ NASIL YAPILIR?
Başta, tilâvet secdesi yapacak kişinin abdestli, üstünün başının temiz ve avret yerlerinin de örtülü olması şarttır. Tilâvet secdesi yapmak niyetiyle abdestli olarak kıbleye dönülür ve eller kaldırılmaksızın "Allâhüekber" diyerek secdeye varılır.
Üç kere "Sübhâne rabbiye'l-a‘lâ" denildikten sonra yine Allâhüekber diyerek kalkılır. Bu secdede aslolan, yüzün yere konulması, yani secde edilmesidir. Secdeye giderken ve kalkarken "Allâhüekber" ve secde esnasında "Sübhâne rabbiye'l-a‘lâ" denilmesi sünnettir. Aynı şekilde secdenin oturduğu yerden değil de, ayaktan yere inilerek yapılması, secde yapıp oturmak yerine ayağa kalkılması ve secdeden kalkarken "gufrâneke rabbenâ ve ileyke'l-masîr" denilmesi müstehaptır.
TİLAVET SECDESİ NE ZAMAN YAPILIR?
Tilâvet secdesini hemen yerine getirmek mecburiyeti olmamakla birlikte, bu secdenin anlamına ve amacına uygun olan davranış, mümkünse secdenin hemen o anda yapılmasıdır. Meselâ, arabada giderken tilâvet secdesi yapması gereken kimse bunu ima ile yapabilir.
Bir toplulukta Kur'an okunurken secde âyeti okunmuşsa, Kur'an okuyan kişinin kendisi öne geçerek tilâvet secdesini topluca yaptırması güzel olur. Bu secde yapılırken kadınlarla aynı hizada durulmuş olması problem teşkil etmez. Fakat herkes istediği gibi, bulunduğu yerde tek tek de secde yapabilir.
Secde âyetinin namazda okunması durumunda tilâvet secdesinin nasıl yapılacağı hususunda öteden beri birçok görüş öne sürülmüş ve birtakım öneriler getirilmiştir. Genel olarak söylemek gerekirse, secde âyeti Alak sûresinde (96/19) olduğu gibi rek‘atın sonuna tesadüf ediyorsa, tilâvet secdesi namaz secdeleriyle yerine getirilmiş olur; namazdan sonra ayrıca tilâvet secdesi yapılmaz. Hatta Hanefî mezhebinde, niyet etmesi durumunda, yapacağı rükûun da tilâvet secdesi yerine geçeceği kabul edilmiştir. Secde âyetini okuduktan sonra okumaya daha devam edecekse tilâvet secdesine varıp kalkması gerekir. Âlimlerin bu görüşlerine rağmen, elimizde Hz. Peygamber'in namazda tilâvet secdesi yaptığına ilişkin sağlıklı bilgi bulunmadığı gibi, namazdaki kişiden ayrıca bir de tilâvet secdesi yapmasını istemek yukarıda ortaya konulan anlam ve amaç çerçevesi içerisinde tutarlı ve gerekli değildir. Çünkü namaza durmuş olan kimse, lisân-ı hâl ile, zaten yaratıcısına karşı bir muhalefet içerisinde olmadığını, aksine bir boyun büküş ve tevazu içerisinde olduğunu göstermekte ve ayrıca namaz gereği rükû ve secde yapmaktadır. Bu bakımdan, namaz esnasında yapacağı secdelerin aynı zamanda tilâvet secdesi görevi de göreceğini söylemek daha mâkul ve namaz disiplini bakımından daha uygun gözükmektedir.
SECDE ÂYETLERİ
Secde âyetlerinin hangileri olduğunu görmek için şu âyetlere bakılması ve bu âyetlerin meâllerinin okunması uygun olur: el-A‘raf 7/206; er-Ra‘d 13/15; en-Nahl 16/49; el-İsrâ 17/107; el-Meryem 19/58; el-Hac 22/18; el- Furkan 25/60; en-Neml 27/25; es Secde 32/15; Fussılet 41/37; Sâd 38/24; en-Necm 53/62; el-İnşikak 84/21; el-Alak 96/19.
13-) SEHVİ SECDE NEDİR NASIL YAPILIR
SEHVİ SECDE NEDİR NASIL YAPILIR
Hanefi mezhebine göre sehiv secdesi, bir namazın kusurlu kılınması hâlinde, bu kusuru düzeltmek maksadı ile namazın sonunda (son oturuşta Tahiyyatı okuduktan sonra) yapılan secdedir. Kusur genellikle namazda farzın te'hiri, vâciblerden birinin unutularak yapılmaması (terki), yahut sonraya bırakılması (tehiri) yahut da vaktinden önce yapılması (takdimi) suretiyle ortaya çıkar. Namaz içinde bu yanlışlıklar hatırlanırsa namaz sonunda sehiv secdesi yapılır. Sehiv secdeleri vâcibdir.
Sehiv Secdesinin Yapılışı Nasıldır?
Son oturuşta Tehıyyât okunduktan sonra, imam olan kimse sadece sağ tarafına, yalnız kılan ise iki tarafına da selâm verir ve hemen ardından "Allahü Ekber" diyerek iki defa secdeye varır. İkinci secdeden sonra doğrulup oturur ve yeniden Tehıyyâtı, salâvat ve duaları okuyarak selâm verir. Böylece sehiv secdesi yerine getirilmiş olur. Namaz kılan kimse şayet selâm verdikten sonra yanıldığını hatırlarsa, yönünü kıbleden çevirmemiş ve henüz konuşmamış ise, sehiv secdesini yapabilir. Fakat yerinden kalkmış, yönünü kıbleden çevirmiş veya konuşmuş ise, artık sehiv secdesi yapamaz. Namaz sahihtir, ancak sehiv secdesi yapılmadığı için sevabı noksandır. Vâciblerden biri, terkedilirse namaz geçerli olur. Ancak vacibi terketmekten dolayı günah işlemiş olur. Sehiv secdesi yapan imama iktida sahihtir.
Hanefi Mezhebine Göre Sehiv Secdesini Gerektiren Haller:
1. Fâtiha'dan sonra zamm-ı sûre okumadan rükû'a gitmek. Rükû'da iken hatırlarsa, doğrulup sûreyi okur, sonra tekrar rükû'a gider. Namazın sonunda da sehiv secdesi yapar.
2. Unutarak Fâtiha'yı iki kere okumak.
3. Vitir namazlarının tekbir ve kunut duasını unutmak. Rükûda iken hatırlasa, doğrulup kunut okumaz. Sonunda sehiv secdesini yapmakla yetinir.
4. Dört rekâtlı namazlarda, iki rekât kıldıktan sonra oturmayı unutarak üçüncü rekâta kalkmak, yani, ilk oturuşu terketmek. Bu durumda bakılır: Eğer namazı kılan kişi tamamen kalkmış veya kalkmaya daha yakın bir durumda ise, oturmaz; namazı bitirip sonunda sehiv secdesi yapar. Eğer oturmaya daha yakın bir halde ise, oturur; sonunda da sehiv secdesi yapmaz. Tam kalktıktan sonra oturmak ise, namazı bozar.
5. Birinci oturuşta Tehıyyât'ı okuduktan sonra hemen kalkmayıp salâvatları ve duaları okumak yahut da bir rükün edâ edecek kadar gecikmek. Bu durumda eğer salâvattan okunan kısım bir cümle teşkil eder ise (Allahümme salli alâ Muhammedin demek gibi) namazın sonunda sehiv secdesi yapılır. Fakat okunan kısım bir cümle teşkil etmemişse, sehiv secdesine gerek yoktur.
6. Dört rekâtlı farz namazlarda, son rekâtta oturmaksızın beşinci rekâta kalkılacak olsa, beşinci rekâtın kıyam, kırâet ve rükû'u tamamlanıp secdeye gidilmedikçe, dönüp tekrar oturulur. Tehıyyâtdan sonra selâm verilip sehiv secdesi yapılır. Çünkü bu durumda farz olan son oturuş te'hire uğramıştır. Fakat beşinci rekât için secde yapılmış olursa, bu namaz nâfileye döner. Artık buna bir rekât daha ilâve ederek, altı rekâtlık bir nâfile namazı kılınmış olur. Dolayısıyla sehiv secdesi de gerekmez. O farzı yeniden kılması gerekir.
7. Dört rekâtlı bir farz namazın son ka'desinde teşehhüd miktarı oturduktan sonra kalkan kimse, hemen oturup selâm verir. Tekrar Tehıyyat okumasına gerek yoktur. Hâtta oturmadan ayakta bile selâm verebilir. Zira farz olan oturuşu yapmıştır. Yalnız ayakta selâm vermekle sünneti terketmiş olur. Sonunda ayrıca sehiv secdesi de lâzımdır. Çünkü selâm te'hire uğramıştır.
8. İmama sonradan yetişen kimse, kendi kıldığı rekatlar içinde hata yaparsa, o hatası için sehiv secdesi yapar.
9. İmamın, açıktan okuması vâcib olan yerlerde gizli; gizli okuması vâcib olan yerlerde de açık okuması... Meselâ, öğle namazında Fâtiha ve zamm-ı sûreyi sesli okuması, akşam namazında da içinden okuması gibi. Namazdaki tesbih ve tekbirlerin cehren okunması, sehiv secdesini icab ettirmez.
10. Namaz içinde Fâtiha okunduktan sonra, hangi ayet veya sureyi okuyacağı bir müddet tefekkür edilse, sehiv secdesi icab eder. Çünkü vâcib te'hire uğramıştır. Bu süre bir ayet okuyacak kadar veya bir rükü ve ya secde yapacak kadar bekleme süresi esas alınır.
Bir rüknü veya bir vacibi yerine getirirken meydana gelecek bir dalgınlık ve bir düşünce ise, sehiv secdesi gerektirmez.
11. Ta'dîl-i erkânın terki, sehiv secdesini gerektirir.
12. Namazda sehiv secdesini icab eden birkaç hatadan dolayı tek sehiv secdesi yeterlidir.
13. Herhangi bir namazın bir rüknünü tekrar etmek, sehiv secdelerini gerektirir. Bir rekatta iki defa rükü veya üç defa secde yapılması gibi. Birinci ve ikinci rekatlarda Fatiha'nın tekrarlanarak okunması veya arka arkaya okunması veya rüku, secde ve teşehhüdde Kur'an okunması da böyledir. Fakat üçüncü veya dördüncü rekatlarda Fatiha'nın iki defa okunması veya bunlarda Fatiha ile beraber başka bir surenin de okunması yahut yalnız başka bir sürenin okunması sehiv secdelerini gerektirmez. Çünkü bu takdirde bir vacib terk edilmiş veya geciktirilmiş ve Kur'an da meşru olan yerin başkasında okunmuş olmaz. Ancak bu halde rekatlar, önceki, rekatlarden daha fazla uzatılmış ve cemaata da ağırlık verilmiş olursa, kerahetten korunmuş olmaz.
Sehiv secdesinde, iki secde ile Tehıyyât'ı okumak ve selâm vermek vâcibdir. Tehıyyât'dan sonraki salâvat ve dualar ve secdedeki tekbirler ve tesbihler ise sünnettir.
* Bir namaz içinde, o namazın rekâtları sayısında şüphe etmek, namaz kılan kimse vesveseli biri değilse, kılınan namazı iptâl eder. Yeniden kılmak gerekir. Nitekim vakit varken, namazı kılıp kılmadığında tereddüd eden de o namazı kılar. Namazı tamamladıktan sonra rekât sayısında şüpheye itibar yoktur. Ancak noksan kıldığını kesin olarak anlarsa, namazı yeniden kılar.
Sehiv Secdesinin Yapılışı Nasıldır?
Son oturuşta Tehıyyât okunduktan sonra, imam olan kimse sadece sağ tarafına, yalnız kılan ise iki tarafına da selâm verir ve hemen ardından "Allahü Ekber" diyerek iki defa secdeye varır. İkinci secdeden sonra doğrulup oturur ve yeniden Tehıyyâtı, salâvat ve duaları okuyarak selâm verir. Böylece sehiv secdesi yerine getirilmiş olur. Namaz kılan kimse şayet selâm verdikten sonra yanıldığını hatırlarsa, yönünü kıbleden çevirmemiş ve henüz konuşmamış ise, sehiv secdesini yapabilir. Fakat yerinden kalkmış, yönünü kıbleden çevirmiş veya konuşmuş ise, artık sehiv secdesi yapamaz. Namaz sahihtir, ancak sehiv secdesi yapılmadığı için sevabı noksandır. Vâciblerden biri, terkedilirse namaz geçerli olur. Ancak vacibi terketmekten dolayı günah işlemiş olur. Sehiv secdesi yapan imama iktida sahihtir.
Hanefi Mezhebine Göre Sehiv Secdesini Gerektiren Haller:
1. Fâtiha'dan sonra zamm-ı sûre okumadan rükû'a gitmek. Rükû'da iken hatırlarsa, doğrulup sûreyi okur, sonra tekrar rükû'a gider. Namazın sonunda da sehiv secdesi yapar.
2. Unutarak Fâtiha'yı iki kere okumak.
3. Vitir namazlarının tekbir ve kunut duasını unutmak. Rükûda iken hatırlasa, doğrulup kunut okumaz. Sonunda sehiv secdesini yapmakla yetinir.
4. Dört rekâtlı namazlarda, iki rekât kıldıktan sonra oturmayı unutarak üçüncü rekâta kalkmak, yani, ilk oturuşu terketmek. Bu durumda bakılır: Eğer namazı kılan kişi tamamen kalkmış veya kalkmaya daha yakın bir durumda ise, oturmaz; namazı bitirip sonunda sehiv secdesi yapar. Eğer oturmaya daha yakın bir halde ise, oturur; sonunda da sehiv secdesi yapmaz. Tam kalktıktan sonra oturmak ise, namazı bozar.
5. Birinci oturuşta Tehıyyât'ı okuduktan sonra hemen kalkmayıp salâvatları ve duaları okumak yahut da bir rükün edâ edecek kadar gecikmek. Bu durumda eğer salâvattan okunan kısım bir cümle teşkil eder ise (Allahümme salli alâ Muhammedin demek gibi) namazın sonunda sehiv secdesi yapılır. Fakat okunan kısım bir cümle teşkil etmemişse, sehiv secdesine gerek yoktur.
6. Dört rekâtlı farz namazlarda, son rekâtta oturmaksızın beşinci rekâta kalkılacak olsa, beşinci rekâtın kıyam, kırâet ve rükû'u tamamlanıp secdeye gidilmedikçe, dönüp tekrar oturulur. Tehıyyâtdan sonra selâm verilip sehiv secdesi yapılır. Çünkü bu durumda farz olan son oturuş te'hire uğramıştır. Fakat beşinci rekât için secde yapılmış olursa, bu namaz nâfileye döner. Artık buna bir rekât daha ilâve ederek, altı rekâtlık bir nâfile namazı kılınmış olur. Dolayısıyla sehiv secdesi de gerekmez. O farzı yeniden kılması gerekir.
7. Dört rekâtlı bir farz namazın son ka'desinde teşehhüd miktarı oturduktan sonra kalkan kimse, hemen oturup selâm verir. Tekrar Tehıyyat okumasına gerek yoktur. Hâtta oturmadan ayakta bile selâm verebilir. Zira farz olan oturuşu yapmıştır. Yalnız ayakta selâm vermekle sünneti terketmiş olur. Sonunda ayrıca sehiv secdesi de lâzımdır. Çünkü selâm te'hire uğramıştır.
8. İmama sonradan yetişen kimse, kendi kıldığı rekatlar içinde hata yaparsa, o hatası için sehiv secdesi yapar.
9. İmamın, açıktan okuması vâcib olan yerlerde gizli; gizli okuması vâcib olan yerlerde de açık okuması... Meselâ, öğle namazında Fâtiha ve zamm-ı sûreyi sesli okuması, akşam namazında da içinden okuması gibi. Namazdaki tesbih ve tekbirlerin cehren okunması, sehiv secdesini icab ettirmez.
10. Namaz içinde Fâtiha okunduktan sonra, hangi ayet veya sureyi okuyacağı bir müddet tefekkür edilse, sehiv secdesi icab eder. Çünkü vâcib te'hire uğramıştır. Bu süre bir ayet okuyacak kadar veya bir rükü ve ya secde yapacak kadar bekleme süresi esas alınır.
Bir rüknü veya bir vacibi yerine getirirken meydana gelecek bir dalgınlık ve bir düşünce ise, sehiv secdesi gerektirmez.
11. Ta'dîl-i erkânın terki, sehiv secdesini gerektirir.
12. Namazda sehiv secdesini icab eden birkaç hatadan dolayı tek sehiv secdesi yeterlidir.
13. Herhangi bir namazın bir rüknünü tekrar etmek, sehiv secdelerini gerektirir. Bir rekatta iki defa rükü veya üç defa secde yapılması gibi. Birinci ve ikinci rekatlarda Fatiha'nın tekrarlanarak okunması veya arka arkaya okunması veya rüku, secde ve teşehhüdde Kur'an okunması da böyledir. Fakat üçüncü veya dördüncü rekatlarda Fatiha'nın iki defa okunması veya bunlarda Fatiha ile beraber başka bir surenin de okunması yahut yalnız başka bir sürenin okunması sehiv secdelerini gerektirmez. Çünkü bu takdirde bir vacib terk edilmiş veya geciktirilmiş ve Kur'an da meşru olan yerin başkasında okunmuş olmaz. Ancak bu halde rekatlar, önceki, rekatlarden daha fazla uzatılmış ve cemaata da ağırlık verilmiş olursa, kerahetten korunmuş olmaz.
Sehiv secdesinde, iki secde ile Tehıyyât'ı okumak ve selâm vermek vâcibdir. Tehıyyât'dan sonraki salâvat ve dualar ve secdedeki tekbirler ve tesbihler ise sünnettir.
* Bir namaz içinde, o namazın rekâtları sayısında şüphe etmek, namaz kılan kimse vesveseli biri değilse, kılınan namazı iptâl eder. Yeniden kılmak gerekir. Nitekim vakit varken, namazı kılıp kılmadığında tereddüd eden de o namazı kılar. Namazı tamamladıktan sonra rekât sayısında şüpheye itibar yoktur. Ancak noksan kıldığını kesin olarak anlarsa, namazı yeniden kılar.
21-) NAMAZIN FARZLARI(İÇİNDEKİLER)
NAMAZIN FARZLARI(İÇİNDEKİLER)
1. İftitah Tekbiri:
Namaz kılan kişinin ayakta ve kendisinin işitebileceği kadar bir sesle “Allahu ekber” demesine “iftitah tekbiri” (Allah’ı ta’zime başlama) veya “tahrime” denir. Bu tekbirle namaza girilmiş ve dış âlemle ilgi kesilmiş olur. İftitah tekbiri namazın önünde bulunması sebebiyle şarta benziyorsa da, rükünlere bitişik olması yüzünden, o da bir rükün sayılmıştır.
Namaza iftitah tekbiri ile başlamanın farz oluşu Kitap ve sünnet delillerine dayanır:
Allah Teâlâ;
AYET: “Rabb’ini yücelt” [2] buyurur. Hz. Peygamber (s.a.s) de şöyle buyurmuştur:
HADİS: “Namazın anahtarı temizliktir, başlaması ise tekbirdir.” [3]
HADİS: “Allah Teâlâ abdesti yerli yerinde alıp, sonra kıbleye dönerek “Allahu ekber” demedikçe bir kimsenin namazını kabul etmez.” [4] Hz. Peygamber yanlış namaz kılan bir sahabiye, namazı tarif ederken;
HADİS: “Namaza kalktığın zaman tekbir getir” [5] buyurmuştur.
HADİS: Hz. Peygamber’in namaza başlarken tekbir alarak, ellerini kulaklarının hizasına kadar kaldırdığına dair çeşitli hadisler nakledilmiştir.[6]
HADİS: Şâfiî ve Hanbelîlere göre, elleri tekbir alırken, rükûa eğilirken ve rükûdan doğrulurken omuz hizasına kadar kaldırmak sünnettir.[7]
Ayakta duramayan kişi oturarak tekbir alabilir. Tekbir, gücü yetenler için Arapça alınır. Başka dilde olmaz. Arkasındaki cemaate duyurabilmesi için imamın tekbiri açıktan alması müstehaptır. Dilsiz veya başka dilde tekbir getirmekten âciz olan kimseden, tekbir getirme farîzası düşer. Tekbirin yalnız bir bölümünü söylemeye gücü yetene, o kısmın bir anlamı varsa gücünün yettiği kadarı yeterli olur.
Allah Teâlâ’yı yüceltme anlamı taşıyan “Allah kebir” veya “Allah azîm” gibi başka sözlerle tekbir alınması yahut yalnız “Allah” denilmesi de farz için yeterlidir. Ancak, “Allahümmağfirlî (Allah’ım beni bağışla”), “estağfirullah (Allah’tan, bağışlanmamı dilerim)”, “eûzubillah (Allah’a sığınıyorum)” veya “bismillah (Allah’ın adı ile başlıyorum)” gibi sözlerle namaza başlanmış olmaz. Çünkü bunlar birer dua cümlesi olup, yalnız ta’zimi ifade etmez. Hanefîlere göre, namaza “Allahuekber (Allah her şeyden yücedir)” sözü ile başlamak vâcip, bu sözden başkasını tercih etmek ise tahrimen mekruhtur.
Ekber yerine “ekbâr” veya Allah yerine “Âllah” şeklinde uzatarak okumak anlamı bozacağı için bununla namaza başlanmış olmaz. Namaz içinde böyle bir okuyuş da namazı bozar. Ekber’in “kâf”ını yumuşak okuyarak “egber” denilmesi namaza zarar vermez. Çünkü bundan kaçınmak güçtür.
İmama uymak üzere alınan iftitah tekbirinin tamamının ayakta alınması gerekir. Buna göre, rükû halindeki imama uyan kimse, kıyamda iken “Allah” deyip, “ekber” lafzını rükûda iken söylese, bununla imama uymuş olmaz. Yeniden doğrulup tekbir alması gerekir. Bunu yaparken rükûu kaçırsa, eksik kalan bu rekâtı namazın sonunda tamamlar.
Ebû Hanîfe’ye göre, Arapça dışında bir dilde tekbir getirmek de yeterlidir. Çünkü Allah Teâlâ;
“Rabb’inin ismini anıp, namaz kılan mutlaka kurtuluşa ermiştir” [8] buyurur.
HADİS: Bu kişi de Allah’ı anmıştır. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Şâfiî (r.aleyhîm)’e göre ise, bir kimse ancak, Arapça okuyuşu güzel yapamaması durumunda başka dilde tekbir getirebilir. Eğer Arapça’yı güzel telaffuz edebiliyorsa, başka dilde tekbir alması yeterli olmaz.[9]
HADİS: Çünkü Rasûlullah (s.a.s) “Beni namaz kılarken gördüğünüz gibi namaz kılınız.” [10] buyurmuştur.
Tekbir niyetten sonra alınmış olmalı ve imama uyan kimsenin tekbiri imamın tekbirinin önüne geçmemelidir.
2. Namazda Kıyam:
Kıyam; doğrulmak, dik durmak, ayakta durmak demektir. Gücü yetenin farz veya vâcip namazlarda başlangıç tekbiri ve her rekâtta Kur’an’dan okunması gerekli olan en az miktarı okuyacak kadar bir süre ayakta durmak namazın rükünlerindendir. Buna göre, ayakta durmaya gücü yeten kimsenin oturarak kılacağı bir farz veya vâcip namaz caiz olmaz. Rükünleri yerine getirmek farz olduğu için, özürsüz olarak bir farzı terk etmek namazın sıhhatine engel olur.[11]
Kur’an’da, “Allah’a itaat ederek ayakta durun” [12] buyurulur.
Bir rahatsızlığı yüzünden ayakta namaz kılmakta zorlanan İmran İbn Husayn (r.a)’ın sorusu üzerine Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştur:
HADİS: “Namazı ayakta kıl, eğer buna gücün yetmezse oturarak, yine gücün yetmezse yaslanarak kıl.” Nesâî’nin rivâyetinde şu ilâve vardır: “Eğer gücün yetmezse sırt üstü kıl. Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.” [13]
Bu duruma göre, hasta ayakta namaz kılmaya güç yetiremez veya ayağa kalkınca hastalığının artmasından veya uzamasından yahut da şiddetli ağrı duymasından korkarsa, namazı oturduğu yerde kılar, gücü yeterse rükû ve secdeye varır. Çünkü zorluk kolaylığı celbeder, zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur.
Bir hasta, bir yere dayanarak ayakta namaz kılabildiği sürece, farz namazları oturarak kılamaz.
Yine bir süre ayakta kılmaya gücü yeten kimse o kadar ayakta durur, sonra oturarak namazını tamamlar. Hatta yalnız iftitah tekbirini ayakta alabilen kimse, bu tekbiri ayakta alır, sonra oturup namazını kılar, başka türlü yapamaz.
Rahatsızlığı yüzünden secdeye tam olarak eğilemeyen kimsenin, secde yerini sandalye veya yastık gibi bir şeyle yükseltmesi gerekmez. Rükû ve secdeleri gücünün yettiği kadar eğilerek ima ile yapar. İmâ; namazda başı önüne doğru eğmek suretiyle yapılan işarettir.
Câbir (r.a)’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Hz.Peygamber (s.a.s) bir hasta ziyaretine gitmişti. Hastanın yastık üzerine konulan bir tahtaya secde ettiğini gördü. Allah Elçisi derhal bunları kaldırtarak şöyle buyurdu: “Eğer gücün yeterse, namazı yer üzerinde kıl. Buna gücün yetmezse, ima ile namaz kıl ve secdeni rükûundan daha çok eğilerek yap.” [14]
Oturmaya da gücü yetmeyen kişi, namazını sırtüstü yatarak kılar. Ayaklarını kıbleye karşı uzatır, rükû ve secdesini imâ ile yapar.
Yanı üzerine yatmakta olan bir hastanın yüzü kıbleye yönelik olduğu halde ima ile namaz kılması caizdir. Ancak sırtüstü yatarak ima ile namaz kılmak, yanı üzerine yatıp kılmaktan daha uygundur. Çünkü bu durumda, hastanın yüz kısmının kıbleye yönelmesi daha kolaydır.
Başı ile de ima yapamayacak kadar rahatsız olan kişi, namazı iyileşme zamanına erteler. Göz, kaş veya kalple yapılacak ima geçerli olmaz. Çünkü, namazın bir rüknü, ancak başın hareketiyle yerine getirilebilir. Diğerleriyle bu mümkün olmaz. Bu, Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. Ebû Yusuf’a göre, bu durumda kalbi ile imada bulunamazsa da, göz ve kaşları ile imada bulunur. İmam Züfer ile İmam Şâfiî’ye göre, kalbi ile de imada bulunarak namazını kılar.
Başka bir rivâyete göre böyle bir hastanın güç yetirememesi bir gün ve bir geceden fazla sürerse, bu süreye ait namazları aklı başında olsa bile düşer. Bunları kaza etmesi gerekmez. Çünkü namaz kılmaya gücü yetmemiş olur.
Baygın veya komada olan, ya da aklı giden kişi, tam bir gün ve bir gece geçmeden kendine gelse, bu süreye ait namazları kaza eder. Bu durum bir gün ve bir geceden uzun sürerse namazları düşer. Bu konuda Ebû Hanîfe 24 saati ölçü alırken, İmam Muhammed, kaçırılan namaz sayısını ölçü almıştır. Bu yüzden İmam Muhammed’e göre, kaçırılan namazlar beşten fazla ise düşer, az ise düşmez. Bu görüş daha uygun görülmektedir.
Namaz kılarken rahatsızlanan kimse, namazın geri kalan bölümünü gücünün yettiği şekilde tamamlar. Bir hastalık sebebiyle oturarak namaz kılmakta olan kimse, rükû ve secde ettikten sonra iyileşse, namazına ayakta devam eder.
Rükû ve secdeyi tam olarak yapmaya gücü yeten bir hasta, ima ile namaz kılsa, bu yeterli olmaz ve namazını yeniden kılması gerekir. Çünkü rükû etmeye gücü yetenin ima ile namaz kılana uyması caiz değildir. Bu mesele ona kıyas edilmiştir.
Bir özür bulunmadıkça farz namazlar hayvan üzerinde kılınamaz. Vitir namazı, cenaze namazı, tilâvet secdesi ve kaza namazı bu hükümdedir. Ebû Hanife’den bir rivâyete göre, sabah namazının sünneti de bir özür bulunmadıkça hayvan üzerinde kılınamaz.
Hareket halindeki nakil araçları, yürümekte olan bir hayvan hükmündedir. Bu yüzden bir zarûret bulunmadıkça, bunların üzerinde farz veya vâcip namazlar kılınamaz. Yerinde duran bir araç ise, yer üzerindeki bir karyola ve divan gibidir. Bunların üzerinde namaz kılınabilir.
Hareket halindeki bir gemi içinde, bir özür bulunmasa da, bütün namazlar oturularak kılınabilir. Fakat ayakta kılınması daha faziletlidir. Bu, Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. O’na göre, gemide çoğunlukla baş dönmesi olur. Çoğunluk ise sürekli var hükmündedir.
Deniz kenarında veya ortasında duran bir gemi dalga yoksa, yer hükmünde olup, içinde ayakta namaz kılınır. Fakat dalga varsa, hayvan hükmünde olur. Bu yüzden mümkün olursa namazı dışta kılmak gerekir.
Uçak, denizdeki gemi hükmündedir. Çünkü bunların hareketi veya durması yolcunun elinde değildir.
Hayvan üzerinde namaz kılan kimse rükû ve secdeleri ima ile yapar. Secde için rükûdan daha fazla eğilir. Hayvan üzerinde bir şey üzerine, meselâ; hayvanın eğerine, başını koyarak secde etmek mekruhtur.
Sünnet ve müstehap namazlar, bir özür bulunmasa da oturularak kılınabilir. Çünkü nâfile namazlar, kolaylık ve yumuşak muâmele esasına dayanır. Diğer yandan nâfileler çoktur. Eğer bunlarda “kıyam” zorunluluğu olursa, zorluk verir ve insanlar nâfilelerden uzaklaşabilir. Ancak bununla birlikte, nâfile namazları da ayakta kılmak daha faziletlidir, bu konuda görüş birliği vardır. Ebû Hanîfe’ye göre, yalnız sabah namazının sünneti bunun dışındadır. Teravih namazını oturarak kılmak caiz ise de, bunda kerâhet vardır.
Ayakta nâfile namaz kılmakta olan kimse, yorulsa, bir yere dayanarak veya oturarak namaza devam edebilir. Böyle bir özür bulunmayınca bir yere dayanmak veya oturmak mekruhtur. Ancak, bir kimse oturarak kılmakta olduğu nâfile bir namazı, kalkıp ayakta tamamlayabilir. Bunda görüş birliği vardır.
Hanifelere göre, eller uzatıldığında dizlere ulaşmıyorsa, kişi kıyam halinde sayılır. Şâfiîler’e göre, özür olmadıkça kıyamda omurga kemiğinin dik tutulması şarttır.[15]
3. Kıraat:
Kıraat sözlükte, “okumak” demektir. Bir terim olarak “Kur’an okumak” anlamına gelir. İmamın veya tek başına namaz kılanın, nâfile namazlar ile vitir namazının bütün rekâtlarında bir miktar Kur’an-ı Kerim okuması farzdır. Ancak dört veya üç rekâtlı farz namazlarda kıraatin ilk iki rekâtte bulunması vâcip hükmündedir.
Namazda kıraatın farz olan miktarı, Ebû Hanîfe’ye göre, her rekâtta kısa da olsa bir âyettir. Böyle bir âyet okununca bu farz yerine getirilmiş olur. Fakat Ebû Yusuf’a, İmam Muhammed’e ve Ebû Hanîfe’den başka bir rivâyete göre bu miktar kısa üç âyet veya böyle üç âyet miktarı uzun bir âyettir. İhtiyata uygun olan bu görüştür.
Bir harften veya bir kelimeden ibaret olan bir âyetin, meselâ; “Nûn” veya “Müdhâmmetân” âyetlerinin okunması, sağlam görüşe göre yeterli olmaz. Çünkü bu, bir kıraat sayılmaz.
Kıraatın farz oluşu şu delillere dayanır: Allah Teâlâ şöyle buyurur:
AYET: “Kur’an’dan kolayınıza geleni (âyetleri) okuyun.” [16]
Buradaki emir mutlak olduğundan vücub ifade eder. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
HADİS: “Kıraatsız namaz yoktur.” [17]
Yukarıdaki âyet namazda mutlak olarak Kur’an okumayı emretmektedir. Bu yüzden Kur’an adını taşıyan en az okuyuşla kıraat gerçekleşir. Bununla birlikte namaz dışında Kur’an okumak farz değildir. Çünkü yukarıdaki âyet, namazda kıraatle ilgili olarak inmiştir.
Namazda Fâtiha’yı okumak vâciptir. Fâtiha terkedilse, namaz tahrimen mekruh olmakla birlikte sahihtir. Hz. Peygamber’in;
HADİS: “Fâtiha’sız hiçbir namaz yoktur.” [18]
hadisi, Hanefî müctehitlerince “Fâtihasız namazın fazileti yoktur” şeklinde anlaşılmıştır. Çünkü bu hadis;
HADİS: “Mescide komşu olan kimsenin, mescitte kılmadıkça, kılacağı namaz caiz olmaz” [19] hadisine benzemektedir. Gerçekte İslâm âlimleri, bu hadise dayanarak, mescide komşu olanların yalnız başına kılacakları namazın sahih olmadığını söylememişlerdir. Belki cemaat sevabından mahrum kalır ve namazın fazileti azalır, demişlerdir.
İmama uyan kimsenin Kur’an okuması gerekmez. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
AYET: “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, merhamet olunasınız” [20]
HADİS: Ahmed İbn Hanbel şöyle demiştir: “Bu âyetin namazla ilgili olarak indiği konusunda görüş birliği vardır. Âyet namazda dinlemeyi ve susmayı emretmektedir. Dinlemek ise açıktan kıraat yapılan namazlara mahsustur. Susmak hem gizli, hem de açık okunan namazları içine alır. Bu yüzden, cemaatle namaz kılanların açık veya gizli okunan bütün namazlarda susmaları vâciptir.” [21]
Yukarıdaki âyetin uygulama şeklini gösteren hadislerde şöyle buyurulur:
HADİS: “İmamın okuyuşu, kendisine uyan cemaatin de okuyuşudur.” [22]
Bu hadiste, kıraatin açık veya gizli yapıldığı namazlar arasında bir ayırım yapılmaz. Aşağıdaki hadis bu konuda açıktır:
“HADİS: İmam kendisine uyulmak için önder edinilmiştir. Öyleyse, imam tekbir getirince siz de getirin, Kur’an okuyunca, siz susun.” [23] Hz. Peygamber (.s.a.s), öğle namazını kıldırırken, kendisine uyan cemaatten birisinin, O’na işittirecek şekilde, “Sebbihi’sme Rabbike’l-a’lâ” sûresini okuması üzerine, namazın sonunda,
“HADİS: Sizin hanginiz kıraatta bulundu veya Kur’an okuyan kimdi?” diye sordu. Bir adam, ben cevabını verince de şöyle buyurdu:
HADİS: “Sizden birinizin benim okuyuşuma karıştığını sandım” [24]
Bu hadis, gizli okunan namazlarda da cemaatin kıraatta bulunmasının caiz olmadığını gösterir. Durum böyle olunca, açıktan okunan namazlarda cemaatin kıraati öncelikle caiz olmaz. Ebû Hüreyre’nin rivâyetinde, bu namazın sesli okunan bir namaz olduğu zikredilir. Diğer yandan Abdullah İbn Ömer (r.a)
“HADİS: Sizden biriniz imamın arkasında namaz kıldığı zaman, kendisine imamın okuyuşu yeterli olur. Tek başına namaz kılınca ise kıraatte bulunsun.” [25] demiştir.
İmam Mâlik bu delillere dayanarak, imamın arkasında namaz kılan cemaatin, yalnız gizli okunan namazlarda kıraatte bulunması gerektiğini söylemiştir.
Namazda kıraatin sesli (cehrî) yapılmasının anlamı, başkalarının duyacağı ses tonuyla okumak demektir. Buna açıktan okumak veya yüksek sesle okumak denilmektedir. İmamın veya tek başına namaz kılanların gizli (hafî) okuyuşu ise; kendi duyabileceği bir sesle, fısıldar gibi, harfleri yerinden çıkarmak ve niteliklerini uygulamak suretiyle okumasıdır. Buna göre, gizli okumanın üst sınırı en fazla kendi işiteceği şekilde olmalı, yanında bulunanların huşûunu bozacak veya dikkatini dağıtacak şekilde olmamalıdır.
Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre, namazda kıraatin en az miktarı Fâtiha sûresinin okunmasıdır. Dayandıkları delil, “Fâtiha’yı okumayanın namazı yoktur”,
HADİS: “Fâtiha’nın okunmadığı bir namaz yeterli değildir.” [26]
anlamındaki hadislerdir. Farzların ilk iki rekâtında Fâtiha’dan sonra Kur’an’dan bir sûre veya birkaç âyet daha okumak ise sünnettir. Bu üç mezhebe göre kıraat, imam ve tek başına namaz kılan için gerekli olduğu gibi, imama uyan için de gereklidir. Şu var ki imama uyan kişi, sessiz namazda Fâtiha’yı ve ardından eklenecek bir sûreyi, sesli namazlarda sadece Fâtiha’yı okur; Mâlikî ve Hanbelîler’e göre, sesli namazda bir şey okumayıp sadece dinler. Ahmed İbn Hanbel’e göre tercihen hem dinler, hem de imam ara verdiğinde okur. Şâfiîler’e göre “besmele”, Fâtiha sûresinden bir âyet sayıldığı için, onun da kıraat kapsamında okunması gereklidir.
Bir âyetten başkasını okumaya gücü yetmeyen kimse, bu âyeti Ebû Hanife’ye göre bir kere okur. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise bir rekâtta üç kere tekrar eder. Ancak üç âyet okumaya gücü yeten kimse, bir âyeti üç kere tekrar edemez.
HADİS: Bir kimse, âyetü’l-kürsî gibi uzun bir âyetin bir bölümünü bir rekâtta, diğer bölümünü öbür rekâtta okusa bu yeterli olur. Çünkü bunlar üç kısa âyete denk olmuş bulunur.[27]
Kur’an Meâliyle Kıraat:
İslâm’ın ilk yayıldığı beldelerde ana dilin Arapça olması ve Kur’an’ın da bu dilde inmiş olması yüzünden, namazda Arapça’dan başka dille kıraat meselesi, Hz. Peygamber döneminde gündeme gelmemiştir. Ancak Hz. Ömer (ö. 23/643) döneminde Suriye, Irak ve İran beldeleri fethedilince, farklı şiveler ve başka bir dille ibadet problemi gündeme geldi. Çünkü kitleler halinde İslâm’a giren bir yöreye, ilk günden itibaren namaz farz olduğu için, hemen ilk namazı kılmada, başta “Fâtiha” olmak üzere Kur’an’dan bir bölüm okumak (kıraat) gerekiyordu. Ancak Arapça bilmeyen yörelerde, yeni müslüman olan kimselerin bunu yapabilmesi belli bir zaman sürecini gerektiriyordu. İşte böyle bir zamanda İranlılar, aslen İranlı olup, gençliğinde oradan ayrılarak önce hıristiyan olan, İslâm’ı haber alınca da müslüman olarak Medine’ye yerleşen Selman el-Fârisî’ye (ö. 36/656) bir mektup yazdılar. Ünlü Hanefî fakihlerinden Serahsî (ö. 490/1097) bu mektuptan şöyle söz eder: “İranlılar Selman’a bir mektup yazdılar ve Fâtiha’yı Farsça’ya terceme ederek kendilerine göndermesini istediler. Çünkü onlar bunu, dilleri Arapça’ya alışıncaya kadar namazlarında okuyorlardı.”[28]
Ebû Hanîfe (ö. 150/767)’ye göre, Kur’an’ın mucizelik yönü, lafzı gibi anlamında da gerçekleştiği için, Arapça olarak okumaya gücü yeten kimse bile, Kur’an’ın başka dildeki meâli ile namaz kılsa, bununla okuma farzı yerine gelmiş olur, ancak Kur’an’ı asıl dilinde okumadığı için kerâhet işlemiş bulunur. Dayandığı delil; İslâm’dan önceki döneme ait sahife ve kutsal kitaplardan birçok nakillerin, Arapça’ya nakledilerek Kur’an’da yer alması ve yukarıda sözünü ettğimiz Selman (r.a)’ın mektubudur.[29]
Ebû Yûsuf (ö. 182/798) ve İmam Muhammed’e (ö. 189/805) göre ise, Kur’an’ın mucize yönü metin ve anlamda birlikte gerçekleşir. Her ikisine gücü yetenin okuyuşu en güzel olandır. Bunlardan yalnız birisine gücü yeten onunla yetinebilir. Arapça okumayı güzel yapmaya başlayınca artık meali okuması yeterli olmaz. Bu durum rükû ve secdeye gücü yetmeyenin, imâ ile (işaret yoluyla) namaz kılmasına benzer.
Ancak Hanefî mezhebinde tanınan bu ruhsat, Selman el-Fârisî’ye yazılan mektubun sonundaki “dilleri Arapça’ya alışıncaya kadar” ifadesinden de anlaşılacağı gibi, geçici bir süreyi kapsar. Diğer yandan Ebû Hanîfe’nin “özür olmasa bile, Kur’an meâli ile sürekli kıraat” görüşünden rucû ettiği ve bu konuda Ebû Yûsuf’la İmam Muhammed’in görüşüne katıldığı nakledilmiştir.[30]
Abdullah İbn Ebî Evfâ (r.a) şöyle demiştir: “Nebî (s.a.s)’e bir adam gelip, “Ben Kur’an’dan hiçbir şeyi ezberimde tutamıyorum, bana yeterli olacak olanı öğret” dedi. Rasûlullah (s.a.s) ona şöyle demesini bildirdi: Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l- aliyyi’l- azîm.” Anlamı: “Allah’ı tesbih ve tenzih ederim. Her türlü övgü Allah’a aittir. Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah en yücedir. Bütün güç ve kuvvet Allah’a aittir.” Bu kişi dedi ki; bunlar Allah’a ait, kendim için ne isteyebilirim? Nebî (s.a.s) şöyle buyurdu: De ki: Allâhümme’r hamnî ve’r-zuknî ve âfinî ve’hdinî.” Anlamı: “Allah’ım! Bana merhamet et, bana rızık ver, beni affet ve beni doğru yola ilet”. Adam kalkıp gidince, Allah’ın Elçisi elini göstererek şöyle buyurdu: “Bu kişi elini hayırla doldurdu.” [31] Hadis dikkatlice incelenince hamd, tesbih, tekbir ve tehlîli içine aldığı ve bütün bunların Kur’an’ın değişik yerlerindeki âyet parçalarından ibaret olduğu görülür.
Şâfiîler’e göre, hiçbir durumda, Arapça dışındaki bir dille ibadet caiz olmaz. Güzel okuyamayan “ümmî” sayılır ve namazı kıraatsız kılar. Çünkü Farsça dünya kelamı olup, tercemenin ilk cümlesinde namaz bozulur.[32]
Sonuç olarak şunu belirtelim ki, Arapça bilmeyen bir mü’min, ibadetlerinde yıllarca okuduğu Fâtiha sûresi, dua vb. lerinin anlamını da, cümle cümle ezberlemeli ve orijinalini okurken, anlam yönünü de izlemeye çalışmalıdır. Bunun namazda gerçek “huşû” ya yardımcı olacağında şüphe yoktur. Namaz dışında okunan sûre, aşr, hatm veya mukâ’belelerde ise asıl metni okuma yanında, meal, tefsir ve açıklamaya öncelik verilmesi gerektiğinde şüphe yoktur. Çünkü Kur’an; okunmak, anlaşılmak ve gereğince amel edilmek üzere indirilmiştir.
4. Rükû:
Rükû sözlükte “eğilmek” demektir. Namazın ana unsurlarından olan rükû, kıraatten sonra, öne eğilerek, baş ve sırt düz olacak şekilde eller diz kapaklarının üstüne konularak yapılır. Bu yüzden ayakta namaz kılan kimsenin, rükû’ için yalnız başını eğmesi yeterli olmaz, arkasını da eğerek, baş ve sırt düz bir hat meydana getirmelidir. Bu tam bir rükûdur. Özürsüz olarak tam rükû yapmayanın durumuna bakılır; eğer kıyama daha yakın görülürse rükûu geçerli olmaz, fakat rükû durumuna daha yakın görülürse geçerli olur. Sırtı kambur olan veya bel rahatsızlığı bulunan kişi, rukûu gücünün yettiği kadar yapar.[33]
Rükûun farz oluşu âyet ve hadislerle sâbittir. Allah Teâlâ;
AYET: “Ey iman edenler! Rükû edin, secde edin ve Rabb’inize kulluk edin.” [34] buyurur. Kur’an’da, Hıristiyanlığın aslında da rukû ve secdeli namaz bulunduğu şöyle bildirilir:
AYET: “Ey Meryem! Rabb’ine ibadet et, secdeye kapan ve rükû edenlerle birlikte sen de rükû et.” [35]
Hz. Peygamber, namazını kötü bir şekilde kılmakta olan bedevîye şöyle buyurmuştur:
HADİS: “Sonra uzuvların sâkin olacak şekilde rükû yap, sonra uzuvların sâkin olacak şekilde secde yap. Sonra bunu bütün namazın süresince böyle yap.” [36]
Ebû Humeyd (r.a), Allah Rasûlü’nün rükû şeklini şöyle açıklar:
“HADİS: Nebî (s.a.s) rükû yaparken, ellerini dizleri üzerine koyar, sonra sırtını düzgün tutardı.” [37]
Hz. Âişe (r. anhâ) rükûda başın eğim şeklini şöyle nakleder:
HADİS: “Rasûlullah (s.a.s) rükûa gittiği zaman başını yukarı kaldırmaz, aşağı da eğmez, ikisi arası bir durumda tutardı.” [38] Başka bir hadiste,
HADİS: “Hz. Peygamber rükûa gidince, sırtı üzerinde bir bardak su bulunacak olsa, hareket etmezdi.”[39] buyurulur.
Tanımlanan böyle bir rükûu yaparken, bir süre beklemek (tuma’nîne) ve yine rükûdan doğrulunca, uzuvlar sâkin oluncaya kadar bir süre ayakta durmak (kavme) Ebû Yûsuf’a ve Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre farzdır.[40]
Bunun süresi “sübhânellah’il-azîm” diyecek kadardır. Ebû Hanîfe’ye göre tuma’nîne ve kavme vâciptir. Diğer yandan rukûda üç kere, “sübhâne Rabb’iye’l-azîm (Yüce olan Rabb’imin adını tesbih ve tenzih ederim.)” demek sünnettir. Çünkü, “O yüce olan Rabb’inin adını tesbih et” [41] âyeti inince, Allah’ın Elçisi, “Siz rukûunuzda bunu söyleyiniz.” buyurmuştur.[42]
Oturarak namaz kılan kimse, rükûda alnını dizlerine paralel olacak derecede eğmelidir.İmama rükûda iken yetişen kimse, ayakta tekbir alır, sonra rükûa varır. Bu tekbiri rükûa yakın bir durumda alacak olsa, namazı bozulur ve imama uymuş sayılmaz. İmama rükûda iken yetişip uyan kimse, o rekâtı imam ile kılmış sayılır. Fakat imam rükûda iken tekbir alıp da, imam rükûdan kalktıktan sonra rükûa giden kimse, o rekâta yetişmiş sayılmaz, (namaza sonradan yetişen kimse) hükmünde olur ve o rekâtı namazın sonunda tek başına kılar.
İmama uyan kimse, imamdan önce rükûa veya secdeye gitse ve yine imamdan önce rükûdan veya secdeden başını kaldırsa bu rükû veya secde yeterli olmaz. Eğer bu rükû ve secdeyi, imamın rükû ve secdesi sırasında yeniden yapmazsa namazı bozulur ve iftitah tekbiri alarak imama yeni baştan uyması gerekir.
İmama rükûda iken yetişen kimse, iki tekbire muhtaç değildir. Ayakta “Allahu ekber” deyip namaza başlar ve hemen rükûa varır. Bu bir tekbirle hem iftitah, hem de rükû tekbirini almış olur.
5. Secde:
Secde sözlükte; itaat, teslimiyet, tevazu ile eğilmek ve yüzü yere sürmek anlamlarına gelir. Namazın her rekâtında, rükûdan sonra, belirli uzuvları yere veya yere bitişik bir şey üzerine koyarak iki kere yere kapanmak namazın rükünlerindendir. Sünnete en uygun secde şekli alın, yüz, iki ayak, iki el ve iki diz yere veya yere bitişik bir şey üzerine konularak yapılır.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Rükû edin, secde yapın ve Rabb’inize ibadet edin.” [43] Rukû ve secdeli namaz İsa (a.s)’a gelen dinin aslında da vardı. Nitekim Kur’an’da, Hz. Meryem’e yapılan bir hitaptan şöyle söz edilir:
AYET: “Ey Meryem! Rabb’ine ibadet et, secdeye kapan ve rükû edenlerle birlikte sen de rükû et.” [44] Rasûlullah (s.a.s) de namazını kötü bir şekilde kılan kimseye şöyle buyurmuştur:
“HADİS: Sonra uzuvların sâkin olacak şekilde secde et. Sonra uzuvların sâkin olacak şekilde secdeden kalkıp otur, sonra yine uzuvların sâkin olacak şekilde secde yap.” [45]
Sünnete uygun secde, yedi aza üzerine yapılandır. İbn Abbas (r. anhümâ)’dan rivâyete göre, Nebî (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
HADİS: “Ben yedi kemik üzerine secde etmekle emrolundum. Bunlar da; alın, (eliyle burnuna işaret etti), iki el, iki diz ve iki ayaktır.” [46] Başka bir rivâyette burundan söz edilmemiş, yalnız alın zikredilmiştir.
Secde, yüzün bir bölümünün yere konulmasıyla yapılabildiği için, yere alın konulduğu halde, burun konulmasa secde yine caiz olur. Ancak bir özür bulunmayınca böyle bir secde mekruhtur. Diğer yandan yere burun konulduğu halde alın konulmasa, bu durum bir özre dayanıyorsa secde caiz olur. Aksi halde Ebû Hanife’ye göre, kerahetle birlikte caiz olurken, Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre böyle bir secde geçersizdir.
Bir özür bulunsa bile sadece çene, yanak veya kulak yere konularark secde yapılamaz. Çünkü bu uzuvlar secde mahalli değildir. Alın veya burunda secdeye engel bir özür bulunursa, ima ile secde yapılır.
Secdede alın ve burnu birlikte yere koymak vâcip, elleri ve dizleri yere koymak ise sünnet hükmündedir. Çünkü bunu yapmaksızın da secde gerçekleşebilir.
Züfer, Şâfiî ve Ahmed İbn Hanbel’e göre hadiste sözü edilen yedi uzuvdan her birinin bir bölümünün yere değdirilmesi farzdır. Şâfiîler’e göre, avuç içlerinin ve ayak parmaklarının alt taraflarının yere gelmesi gerekir. Mâlikîler’e göre farz olan, secdenin alnın bir bölümü üzerinde yapılmasıdır. Özür yüzünden bunu yapamayan ima ile secde eder. Yalnız burun üzerine secde edilmesi yeterli değildir.
Secdede iki ayağı yere koymak farzdır. Bu yüzden, iki ayağın da parmakları yere konulmadıkça secde caiz olmaz. Tercih edilen görüş budur. Buna göre, bir ayağın yalnız bir parmağını veya ayağın yalnız üstünü yere koymak yeterli olmaz.
Secde edilecek yer, ayakların konulduğu yerden, on iki parmaktan (yaklaşık 23 cm.) daha yüksek olursa, bu secde caiz olmaz, ancak yükseklik farkı bundan az olursa, secdeye zarar vermez.
Cemaatin çok sıkışık olması gibi sebeplerle yere secde edemeyen kimse; insan, hayvan, eşya ve benzeri şeyler üzerine secde edebilir. Nitekim Hz. Ömer’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir:
HADİS: “Namazda, cemaat aşırı kalabalık olunca, sizden biri kardeşinin sırtı üstüne secde etsin.” [47]
Bir kimse elbisesinin temiz yer üzerine konulan fazlası üstüne secde edebilir. Ancak secdede yerin sertliğinin hissedilmesi gerekir. Bu yüzden yerin sertliğinin hissedilmesine engel olacak pamuk ve benzeri şeyler üzerine secde edilemez.
Atılmış yün, pamuk, saman, sünger ve kar gibi bir şey üzerine secde edildiği zaman, eğer bunlar yoğunluk meydana getirip, hacimleri anlaşılırsa secde caiz olur. Fakat bunların içinde yüz kaybolup hacimleri anlaşılmaz ve yüz aşağıya tam yerleşip sertlik hissedilmezse secde caiz olmaz.
Çuval içinde bulunan buğday, arpa, pirinç ve darı gibi hubûbât üzerine secde yapılabilir. Fakat çuval içinde bulunmayan buğday ve arpa üzerine secde edilebilirse de, darı ve burçak gibi kaygan hububat üzerine secde yapılamaz.
Küçük bir taş üzerine secde edilemez. Ancak alnın çoğu, bu taş ile birlikte yere temas edecek olursa secde caiz olur.
Bir özür bulunmasa bile yere serilen temiz bir tahta, hasır, kilim, halı, seccâde, yaygı ve benzeri üzerine secde edilebilir. Ancak böyle bir şeyin yere serilmesinin amacı; sıcak, soğuk, toz veya çamurdan korunmak gibi bir nedene dayanmalıdır. Aksi durumda, sırf temiz topraktan korunmak için yere bir şey sermek mekruh sayılmıştır.
Mâlikîler’e göre, yer ve yerin bitirdikleri dışında kalan şeyler üzerinde namaz kılmak mekruhtur. Yünden yapılmış halı, kilim veya keçe ile posteki yer cinsinden olmayan, hasır cinsi ise yer cinsinden olan sergilerdir.
Sıcak veya soğuktan korunmak gibi bir özür sebebiyle, temiz yere konulacak iki el üzerine secde edilebilir. Böyle bir durumda sarığın kıvrımı veya elbisenin fazlası üzerine de secde edilebilir. Enes (r.a) şöyle der:
HADİS: “Şiddetli sıcak günde Rasûlullah (s.a.s) ile birlikte namaz kılıyorduk. Bizden yakıcı sıcak yüzünden alnını yere koyamayanlar, elbisesini yere seriyor ve onun üzerine secde ediyordu.” [48]
Secde sırasında ve iki secde arasında oturunca “sübhânellâhi’l-azîm” diyecek kadar durmak Ebû Yûsuf’a ve Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre farz, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre vâciptir. Diğer yandan secdede üç kere, سُبْحَانَ رَبِّى اَ لْاَعْلٰى “Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ (En yüce Rabb’imi tesbih ederim)” demek sünnettir. Çünkü,
HADİS: “Sebbihısme Rabbike’l-a’lâ (En yüce Rabb’inin adını tesbih et!)” [49] âyeti inince, Allah Rasûlü’nün, ashâbına,
“HADİS: Siz de bunu, namazlarınızın secdesinde söyleyin”, buyurduğu nakledilmiştir. [50]Her rekâtta iki secde yapılır. Bunlardan birisi bilerek terkedilse namaz bozulur, sehven terkedilse, selâmdan sonra bile hatırlansa, namaza aykırı bir şey yapılmamışsa secdeye varılır, sonra yeniden son oturuş yapılarak sehiv secdesi ile namaz tamamlanır. Çünkü farz olan secde, kendi yerinden geri bırakılmıştır. (Sehiv secdesi konusuna bak.)
Secde, namazın en önemli bir rüknüdür. Allah Teâlâ’ya gösterilen saygı, tevazu ve yüceltmenin en mükemmel ifadesidir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
“HADİS: Kulun, Rabb’ine en yakın olduğu hal, secdeye varmış olduğu haldir. Artık secdede duayı çokca yapınız.” [51]
6. Kade-i ahire:
“Ka’de-i ahîre “son oturuş” demektir. Namazın sonunda teşehhüt miktarı oturup beklemek namazın rükünlerindendir. İki rekâtlı namazlarda ikinci, üç rekâtlı namazlarda üçüncü ve dört rekâtlı namazlarda ise dördüncü rekâttan sonraki oturuşlar “son oturuş” tur.
Hanefîlere göre son oturuştaki süre, teşehhüt miktarıdır. Bu ise “Tehıyyât” duasını okuyacak kadar bir süredir. Bütün oturuşlarda tehıyyât duasını okumak vâcip hükümündedir.
Şâfiî ve Hanbelîlere göre, son oturuşta farz olan oturma süresi, teşehhüt miktarına ek olarak, Hz.Peygamber’e salavât getirebilecek, yani, “Allahümme salli alâ Muhammed” diyecek kadardır. Mâlikîlere göre farz olan, en azından selâm vermeye elverişli bir süre oturmaktır.
Son oturuşta teşehhüt miktarı oturmanın farz oluşu şu hadise dayanır:
“HADİS: Hz. Peygamber, Abdullah İbn Mes’ûd (r.a)’a teşehhüdü yani Tehıyyât duasını öğretirken şöyle buyurmuştur: Bunu söylediğin veya yaptığın zaman namazın tamam olmuştur.” [52]
Yani teşehhüdü okuduğun veya oturma işini yaptığın zaman namazın tamamdır. Burada, Rasûlullah (s.a.s), namazın tamamlanmasını bir fiile bağlamıştır. Bu fiil de oturma işidir. Hz. Peygamber, tehıyyâtı ancak oturduğu zaman okumuştur. Bu yüzden namazın tamam olması oturmaya bağlıdır.
Ebû Hanife ve Ebû Yusuf’a göre, iki, üç veya dört rekâtlı bir namazın sonunda oturmaksızın, ayağa kalkılarak bir rekât daha kılınıp secde yapılınca, bu namazlar nâfileye dönüşür. Bu durumda, birer rekât daha ilâve edilir. Böylece fazlalık çift rekât haline getirilerek sonunda selâm verilir. Sağlam görüşe göre, bu durumda sehiv secdesi de gerekmez.
İmam Muhammed’e göre ise, namazda son oturuş terk edilerek, bir rekât daha secdeleriyle ilâve edilince, bu namaz, namaz olmaktan çıkar, nâfileye de dönüşmez.
Bir kimse, namazın sonunda teşehhüt miktarı oturduktan sonra, namazdaki tilâvet secdesini hatırlayarak secdeye varsa, namazı bozulur. Çünkü bu durumda, son oturuş terk edilmiş sayılır. Ancak bu tilâvet secdesinden sonra, yeniden teşehhüt miktarı oturursa, namazı sıhhat kazanır.
Son oturuşu tam olarak uyku halinde geçiren kimse, uyandıktan sonra, yeniden teşehhüt miktarı oturmazsa namazı bozulur. Çünkü namazda uyku içinde geçen bir fiil, irade dışı meydana geldiği için geçerli değildir. Nitekim namazda uyku içinde geçen kıyam, kıraat ve rükû gibi fiiller de geçerli olmaz.[53]
Namaz kılan kişinin ayakta ve kendisinin işitebileceği kadar bir sesle “Allahu ekber” demesine “iftitah tekbiri” (Allah’ı ta’zime başlama) veya “tahrime” denir. Bu tekbirle namaza girilmiş ve dış âlemle ilgi kesilmiş olur. İftitah tekbiri namazın önünde bulunması sebebiyle şarta benziyorsa da, rükünlere bitişik olması yüzünden, o da bir rükün sayılmıştır.
Namaza iftitah tekbiri ile başlamanın farz oluşu Kitap ve sünnet delillerine dayanır:
Allah Teâlâ;
AYET: “Rabb’ini yücelt” [2] buyurur. Hz. Peygamber (s.a.s) de şöyle buyurmuştur:
HADİS: “Namazın anahtarı temizliktir, başlaması ise tekbirdir.” [3]
HADİS: “Allah Teâlâ abdesti yerli yerinde alıp, sonra kıbleye dönerek “Allahu ekber” demedikçe bir kimsenin namazını kabul etmez.” [4] Hz. Peygamber yanlış namaz kılan bir sahabiye, namazı tarif ederken;
HADİS: “Namaza kalktığın zaman tekbir getir” [5] buyurmuştur.
HADİS: Hz. Peygamber’in namaza başlarken tekbir alarak, ellerini kulaklarının hizasına kadar kaldırdığına dair çeşitli hadisler nakledilmiştir.[6]
HADİS: Şâfiî ve Hanbelîlere göre, elleri tekbir alırken, rükûa eğilirken ve rükûdan doğrulurken omuz hizasına kadar kaldırmak sünnettir.[7]
Ayakta duramayan kişi oturarak tekbir alabilir. Tekbir, gücü yetenler için Arapça alınır. Başka dilde olmaz. Arkasındaki cemaate duyurabilmesi için imamın tekbiri açıktan alması müstehaptır. Dilsiz veya başka dilde tekbir getirmekten âciz olan kimseden, tekbir getirme farîzası düşer. Tekbirin yalnız bir bölümünü söylemeye gücü yetene, o kısmın bir anlamı varsa gücünün yettiği kadarı yeterli olur.
Allah Teâlâ’yı yüceltme anlamı taşıyan “Allah kebir” veya “Allah azîm” gibi başka sözlerle tekbir alınması yahut yalnız “Allah” denilmesi de farz için yeterlidir. Ancak, “Allahümmağfirlî (Allah’ım beni bağışla”), “estağfirullah (Allah’tan, bağışlanmamı dilerim)”, “eûzubillah (Allah’a sığınıyorum)” veya “bismillah (Allah’ın adı ile başlıyorum)” gibi sözlerle namaza başlanmış olmaz. Çünkü bunlar birer dua cümlesi olup, yalnız ta’zimi ifade etmez. Hanefîlere göre, namaza “Allahuekber (Allah her şeyden yücedir)” sözü ile başlamak vâcip, bu sözden başkasını tercih etmek ise tahrimen mekruhtur.
Ekber yerine “ekbâr” veya Allah yerine “Âllah” şeklinde uzatarak okumak anlamı bozacağı için bununla namaza başlanmış olmaz. Namaz içinde böyle bir okuyuş da namazı bozar. Ekber’in “kâf”ını yumuşak okuyarak “egber” denilmesi namaza zarar vermez. Çünkü bundan kaçınmak güçtür.
İmama uymak üzere alınan iftitah tekbirinin tamamının ayakta alınması gerekir. Buna göre, rükû halindeki imama uyan kimse, kıyamda iken “Allah” deyip, “ekber” lafzını rükûda iken söylese, bununla imama uymuş olmaz. Yeniden doğrulup tekbir alması gerekir. Bunu yaparken rükûu kaçırsa, eksik kalan bu rekâtı namazın sonunda tamamlar.
Ebû Hanîfe’ye göre, Arapça dışında bir dilde tekbir getirmek de yeterlidir. Çünkü Allah Teâlâ;
“Rabb’inin ismini anıp, namaz kılan mutlaka kurtuluşa ermiştir” [8] buyurur.
HADİS: Bu kişi de Allah’ı anmıştır. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Şâfiî (r.aleyhîm)’e göre ise, bir kimse ancak, Arapça okuyuşu güzel yapamaması durumunda başka dilde tekbir getirebilir. Eğer Arapça’yı güzel telaffuz edebiliyorsa, başka dilde tekbir alması yeterli olmaz.[9]
HADİS: Çünkü Rasûlullah (s.a.s) “Beni namaz kılarken gördüğünüz gibi namaz kılınız.” [10] buyurmuştur.
Tekbir niyetten sonra alınmış olmalı ve imama uyan kimsenin tekbiri imamın tekbirinin önüne geçmemelidir.
2. Namazda Kıyam:
Kıyam; doğrulmak, dik durmak, ayakta durmak demektir. Gücü yetenin farz veya vâcip namazlarda başlangıç tekbiri ve her rekâtta Kur’an’dan okunması gerekli olan en az miktarı okuyacak kadar bir süre ayakta durmak namazın rükünlerindendir. Buna göre, ayakta durmaya gücü yeten kimsenin oturarak kılacağı bir farz veya vâcip namaz caiz olmaz. Rükünleri yerine getirmek farz olduğu için, özürsüz olarak bir farzı terk etmek namazın sıhhatine engel olur.[11]
Kur’an’da, “Allah’a itaat ederek ayakta durun” [12] buyurulur.
Bir rahatsızlığı yüzünden ayakta namaz kılmakta zorlanan İmran İbn Husayn (r.a)’ın sorusu üzerine Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştur:
HADİS: “Namazı ayakta kıl, eğer buna gücün yetmezse oturarak, yine gücün yetmezse yaslanarak kıl.” Nesâî’nin rivâyetinde şu ilâve vardır: “Eğer gücün yetmezse sırt üstü kıl. Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.” [13]
Bu duruma göre, hasta ayakta namaz kılmaya güç yetiremez veya ayağa kalkınca hastalığının artmasından veya uzamasından yahut da şiddetli ağrı duymasından korkarsa, namazı oturduğu yerde kılar, gücü yeterse rükû ve secdeye varır. Çünkü zorluk kolaylığı celbeder, zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur.
Bir hasta, bir yere dayanarak ayakta namaz kılabildiği sürece, farz namazları oturarak kılamaz.
Yine bir süre ayakta kılmaya gücü yeten kimse o kadar ayakta durur, sonra oturarak namazını tamamlar. Hatta yalnız iftitah tekbirini ayakta alabilen kimse, bu tekbiri ayakta alır, sonra oturup namazını kılar, başka türlü yapamaz.
Rahatsızlığı yüzünden secdeye tam olarak eğilemeyen kimsenin, secde yerini sandalye veya yastık gibi bir şeyle yükseltmesi gerekmez. Rükû ve secdeleri gücünün yettiği kadar eğilerek ima ile yapar. İmâ; namazda başı önüne doğru eğmek suretiyle yapılan işarettir.
Câbir (r.a)’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Hz.Peygamber (s.a.s) bir hasta ziyaretine gitmişti. Hastanın yastık üzerine konulan bir tahtaya secde ettiğini gördü. Allah Elçisi derhal bunları kaldırtarak şöyle buyurdu: “Eğer gücün yeterse, namazı yer üzerinde kıl. Buna gücün yetmezse, ima ile namaz kıl ve secdeni rükûundan daha çok eğilerek yap.” [14]
Oturmaya da gücü yetmeyen kişi, namazını sırtüstü yatarak kılar. Ayaklarını kıbleye karşı uzatır, rükû ve secdesini imâ ile yapar.
Yanı üzerine yatmakta olan bir hastanın yüzü kıbleye yönelik olduğu halde ima ile namaz kılması caizdir. Ancak sırtüstü yatarak ima ile namaz kılmak, yanı üzerine yatıp kılmaktan daha uygundur. Çünkü bu durumda, hastanın yüz kısmının kıbleye yönelmesi daha kolaydır.
Başı ile de ima yapamayacak kadar rahatsız olan kişi, namazı iyileşme zamanına erteler. Göz, kaş veya kalple yapılacak ima geçerli olmaz. Çünkü, namazın bir rüknü, ancak başın hareketiyle yerine getirilebilir. Diğerleriyle bu mümkün olmaz. Bu, Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. Ebû Yusuf’a göre, bu durumda kalbi ile imada bulunamazsa da, göz ve kaşları ile imada bulunur. İmam Züfer ile İmam Şâfiî’ye göre, kalbi ile de imada bulunarak namazını kılar.
Başka bir rivâyete göre böyle bir hastanın güç yetirememesi bir gün ve bir geceden fazla sürerse, bu süreye ait namazları aklı başında olsa bile düşer. Bunları kaza etmesi gerekmez. Çünkü namaz kılmaya gücü yetmemiş olur.
Baygın veya komada olan, ya da aklı giden kişi, tam bir gün ve bir gece geçmeden kendine gelse, bu süreye ait namazları kaza eder. Bu durum bir gün ve bir geceden uzun sürerse namazları düşer. Bu konuda Ebû Hanîfe 24 saati ölçü alırken, İmam Muhammed, kaçırılan namaz sayısını ölçü almıştır. Bu yüzden İmam Muhammed’e göre, kaçırılan namazlar beşten fazla ise düşer, az ise düşmez. Bu görüş daha uygun görülmektedir.
Namaz kılarken rahatsızlanan kimse, namazın geri kalan bölümünü gücünün yettiği şekilde tamamlar. Bir hastalık sebebiyle oturarak namaz kılmakta olan kimse, rükû ve secde ettikten sonra iyileşse, namazına ayakta devam eder.
Rükû ve secdeyi tam olarak yapmaya gücü yeten bir hasta, ima ile namaz kılsa, bu yeterli olmaz ve namazını yeniden kılması gerekir. Çünkü rükû etmeye gücü yetenin ima ile namaz kılana uyması caiz değildir. Bu mesele ona kıyas edilmiştir.
Bir özür bulunmadıkça farz namazlar hayvan üzerinde kılınamaz. Vitir namazı, cenaze namazı, tilâvet secdesi ve kaza namazı bu hükümdedir. Ebû Hanife’den bir rivâyete göre, sabah namazının sünneti de bir özür bulunmadıkça hayvan üzerinde kılınamaz.
Hareket halindeki nakil araçları, yürümekte olan bir hayvan hükmündedir. Bu yüzden bir zarûret bulunmadıkça, bunların üzerinde farz veya vâcip namazlar kılınamaz. Yerinde duran bir araç ise, yer üzerindeki bir karyola ve divan gibidir. Bunların üzerinde namaz kılınabilir.
Hareket halindeki bir gemi içinde, bir özür bulunmasa da, bütün namazlar oturularak kılınabilir. Fakat ayakta kılınması daha faziletlidir. Bu, Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. O’na göre, gemide çoğunlukla baş dönmesi olur. Çoğunluk ise sürekli var hükmündedir.
Deniz kenarında veya ortasında duran bir gemi dalga yoksa, yer hükmünde olup, içinde ayakta namaz kılınır. Fakat dalga varsa, hayvan hükmünde olur. Bu yüzden mümkün olursa namazı dışta kılmak gerekir.
Uçak, denizdeki gemi hükmündedir. Çünkü bunların hareketi veya durması yolcunun elinde değildir.
Hayvan üzerinde namaz kılan kimse rükû ve secdeleri ima ile yapar. Secde için rükûdan daha fazla eğilir. Hayvan üzerinde bir şey üzerine, meselâ; hayvanın eğerine, başını koyarak secde etmek mekruhtur.
Sünnet ve müstehap namazlar, bir özür bulunmasa da oturularak kılınabilir. Çünkü nâfile namazlar, kolaylık ve yumuşak muâmele esasına dayanır. Diğer yandan nâfileler çoktur. Eğer bunlarda “kıyam” zorunluluğu olursa, zorluk verir ve insanlar nâfilelerden uzaklaşabilir. Ancak bununla birlikte, nâfile namazları da ayakta kılmak daha faziletlidir, bu konuda görüş birliği vardır. Ebû Hanîfe’ye göre, yalnız sabah namazının sünneti bunun dışındadır. Teravih namazını oturarak kılmak caiz ise de, bunda kerâhet vardır.
Ayakta nâfile namaz kılmakta olan kimse, yorulsa, bir yere dayanarak veya oturarak namaza devam edebilir. Böyle bir özür bulunmayınca bir yere dayanmak veya oturmak mekruhtur. Ancak, bir kimse oturarak kılmakta olduğu nâfile bir namazı, kalkıp ayakta tamamlayabilir. Bunda görüş birliği vardır.
Hanifelere göre, eller uzatıldığında dizlere ulaşmıyorsa, kişi kıyam halinde sayılır. Şâfiîler’e göre, özür olmadıkça kıyamda omurga kemiğinin dik tutulması şarttır.[15]
3. Kıraat:
Kıraat sözlükte, “okumak” demektir. Bir terim olarak “Kur’an okumak” anlamına gelir. İmamın veya tek başına namaz kılanın, nâfile namazlar ile vitir namazının bütün rekâtlarında bir miktar Kur’an-ı Kerim okuması farzdır. Ancak dört veya üç rekâtlı farz namazlarda kıraatin ilk iki rekâtte bulunması vâcip hükmündedir.
Namazda kıraatın farz olan miktarı, Ebû Hanîfe’ye göre, her rekâtta kısa da olsa bir âyettir. Böyle bir âyet okununca bu farz yerine getirilmiş olur. Fakat Ebû Yusuf’a, İmam Muhammed’e ve Ebû Hanîfe’den başka bir rivâyete göre bu miktar kısa üç âyet veya böyle üç âyet miktarı uzun bir âyettir. İhtiyata uygun olan bu görüştür.
Bir harften veya bir kelimeden ibaret olan bir âyetin, meselâ; “Nûn” veya “Müdhâmmetân” âyetlerinin okunması, sağlam görüşe göre yeterli olmaz. Çünkü bu, bir kıraat sayılmaz.
Kıraatın farz oluşu şu delillere dayanır: Allah Teâlâ şöyle buyurur:
AYET: “Kur’an’dan kolayınıza geleni (âyetleri) okuyun.” [16]
Buradaki emir mutlak olduğundan vücub ifade eder. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
HADİS: “Kıraatsız namaz yoktur.” [17]
Yukarıdaki âyet namazda mutlak olarak Kur’an okumayı emretmektedir. Bu yüzden Kur’an adını taşıyan en az okuyuşla kıraat gerçekleşir. Bununla birlikte namaz dışında Kur’an okumak farz değildir. Çünkü yukarıdaki âyet, namazda kıraatle ilgili olarak inmiştir.
Namazda Fâtiha’yı okumak vâciptir. Fâtiha terkedilse, namaz tahrimen mekruh olmakla birlikte sahihtir. Hz. Peygamber’in;
HADİS: “Fâtiha’sız hiçbir namaz yoktur.” [18]
hadisi, Hanefî müctehitlerince “Fâtihasız namazın fazileti yoktur” şeklinde anlaşılmıştır. Çünkü bu hadis;
HADİS: “Mescide komşu olan kimsenin, mescitte kılmadıkça, kılacağı namaz caiz olmaz” [19] hadisine benzemektedir. Gerçekte İslâm âlimleri, bu hadise dayanarak, mescide komşu olanların yalnız başına kılacakları namazın sahih olmadığını söylememişlerdir. Belki cemaat sevabından mahrum kalır ve namazın fazileti azalır, demişlerdir.
İmama uyan kimsenin Kur’an okuması gerekmez. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
AYET: “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, merhamet olunasınız” [20]
HADİS: Ahmed İbn Hanbel şöyle demiştir: “Bu âyetin namazla ilgili olarak indiği konusunda görüş birliği vardır. Âyet namazda dinlemeyi ve susmayı emretmektedir. Dinlemek ise açıktan kıraat yapılan namazlara mahsustur. Susmak hem gizli, hem de açık okunan namazları içine alır. Bu yüzden, cemaatle namaz kılanların açık veya gizli okunan bütün namazlarda susmaları vâciptir.” [21]
Yukarıdaki âyetin uygulama şeklini gösteren hadislerde şöyle buyurulur:
HADİS: “İmamın okuyuşu, kendisine uyan cemaatin de okuyuşudur.” [22]
Bu hadiste, kıraatin açık veya gizli yapıldığı namazlar arasında bir ayırım yapılmaz. Aşağıdaki hadis bu konuda açıktır:
“HADİS: İmam kendisine uyulmak için önder edinilmiştir. Öyleyse, imam tekbir getirince siz de getirin, Kur’an okuyunca, siz susun.” [23] Hz. Peygamber (.s.a.s), öğle namazını kıldırırken, kendisine uyan cemaatten birisinin, O’na işittirecek şekilde, “Sebbihi’sme Rabbike’l-a’lâ” sûresini okuması üzerine, namazın sonunda,
“HADİS: Sizin hanginiz kıraatta bulundu veya Kur’an okuyan kimdi?” diye sordu. Bir adam, ben cevabını verince de şöyle buyurdu:
HADİS: “Sizden birinizin benim okuyuşuma karıştığını sandım” [24]
Bu hadis, gizli okunan namazlarda da cemaatin kıraatta bulunmasının caiz olmadığını gösterir. Durum böyle olunca, açıktan okunan namazlarda cemaatin kıraati öncelikle caiz olmaz. Ebû Hüreyre’nin rivâyetinde, bu namazın sesli okunan bir namaz olduğu zikredilir. Diğer yandan Abdullah İbn Ömer (r.a)
“HADİS: Sizden biriniz imamın arkasında namaz kıldığı zaman, kendisine imamın okuyuşu yeterli olur. Tek başına namaz kılınca ise kıraatte bulunsun.” [25] demiştir.
İmam Mâlik bu delillere dayanarak, imamın arkasında namaz kılan cemaatin, yalnız gizli okunan namazlarda kıraatte bulunması gerektiğini söylemiştir.
Namazda kıraatin sesli (cehrî) yapılmasının anlamı, başkalarının duyacağı ses tonuyla okumak demektir. Buna açıktan okumak veya yüksek sesle okumak denilmektedir. İmamın veya tek başına namaz kılanların gizli (hafî) okuyuşu ise; kendi duyabileceği bir sesle, fısıldar gibi, harfleri yerinden çıkarmak ve niteliklerini uygulamak suretiyle okumasıdır. Buna göre, gizli okumanın üst sınırı en fazla kendi işiteceği şekilde olmalı, yanında bulunanların huşûunu bozacak veya dikkatini dağıtacak şekilde olmamalıdır.
Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre, namazda kıraatin en az miktarı Fâtiha sûresinin okunmasıdır. Dayandıkları delil, “Fâtiha’yı okumayanın namazı yoktur”,
HADİS: “Fâtiha’nın okunmadığı bir namaz yeterli değildir.” [26]
anlamındaki hadislerdir. Farzların ilk iki rekâtında Fâtiha’dan sonra Kur’an’dan bir sûre veya birkaç âyet daha okumak ise sünnettir. Bu üç mezhebe göre kıraat, imam ve tek başına namaz kılan için gerekli olduğu gibi, imama uyan için de gereklidir. Şu var ki imama uyan kişi, sessiz namazda Fâtiha’yı ve ardından eklenecek bir sûreyi, sesli namazlarda sadece Fâtiha’yı okur; Mâlikî ve Hanbelîler’e göre, sesli namazda bir şey okumayıp sadece dinler. Ahmed İbn Hanbel’e göre tercihen hem dinler, hem de imam ara verdiğinde okur. Şâfiîler’e göre “besmele”, Fâtiha sûresinden bir âyet sayıldığı için, onun da kıraat kapsamında okunması gereklidir.
Bir âyetten başkasını okumaya gücü yetmeyen kimse, bu âyeti Ebû Hanife’ye göre bir kere okur. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise bir rekâtta üç kere tekrar eder. Ancak üç âyet okumaya gücü yeten kimse, bir âyeti üç kere tekrar edemez.
HADİS: Bir kimse, âyetü’l-kürsî gibi uzun bir âyetin bir bölümünü bir rekâtta, diğer bölümünü öbür rekâtta okusa bu yeterli olur. Çünkü bunlar üç kısa âyete denk olmuş bulunur.[27]
Kur’an Meâliyle Kıraat:
İslâm’ın ilk yayıldığı beldelerde ana dilin Arapça olması ve Kur’an’ın da bu dilde inmiş olması yüzünden, namazda Arapça’dan başka dille kıraat meselesi, Hz. Peygamber döneminde gündeme gelmemiştir. Ancak Hz. Ömer (ö. 23/643) döneminde Suriye, Irak ve İran beldeleri fethedilince, farklı şiveler ve başka bir dille ibadet problemi gündeme geldi. Çünkü kitleler halinde İslâm’a giren bir yöreye, ilk günden itibaren namaz farz olduğu için, hemen ilk namazı kılmada, başta “Fâtiha” olmak üzere Kur’an’dan bir bölüm okumak (kıraat) gerekiyordu. Ancak Arapça bilmeyen yörelerde, yeni müslüman olan kimselerin bunu yapabilmesi belli bir zaman sürecini gerektiriyordu. İşte böyle bir zamanda İranlılar, aslen İranlı olup, gençliğinde oradan ayrılarak önce hıristiyan olan, İslâm’ı haber alınca da müslüman olarak Medine’ye yerleşen Selman el-Fârisî’ye (ö. 36/656) bir mektup yazdılar. Ünlü Hanefî fakihlerinden Serahsî (ö. 490/1097) bu mektuptan şöyle söz eder: “İranlılar Selman’a bir mektup yazdılar ve Fâtiha’yı Farsça’ya terceme ederek kendilerine göndermesini istediler. Çünkü onlar bunu, dilleri Arapça’ya alışıncaya kadar namazlarında okuyorlardı.”[28]
Ebû Hanîfe (ö. 150/767)’ye göre, Kur’an’ın mucizelik yönü, lafzı gibi anlamında da gerçekleştiği için, Arapça olarak okumaya gücü yeten kimse bile, Kur’an’ın başka dildeki meâli ile namaz kılsa, bununla okuma farzı yerine gelmiş olur, ancak Kur’an’ı asıl dilinde okumadığı için kerâhet işlemiş bulunur. Dayandığı delil; İslâm’dan önceki döneme ait sahife ve kutsal kitaplardan birçok nakillerin, Arapça’ya nakledilerek Kur’an’da yer alması ve yukarıda sözünü ettğimiz Selman (r.a)’ın mektubudur.[29]
Ebû Yûsuf (ö. 182/798) ve İmam Muhammed’e (ö. 189/805) göre ise, Kur’an’ın mucize yönü metin ve anlamda birlikte gerçekleşir. Her ikisine gücü yetenin okuyuşu en güzel olandır. Bunlardan yalnız birisine gücü yeten onunla yetinebilir. Arapça okumayı güzel yapmaya başlayınca artık meali okuması yeterli olmaz. Bu durum rükû ve secdeye gücü yetmeyenin, imâ ile (işaret yoluyla) namaz kılmasına benzer.
Ancak Hanefî mezhebinde tanınan bu ruhsat, Selman el-Fârisî’ye yazılan mektubun sonundaki “dilleri Arapça’ya alışıncaya kadar” ifadesinden de anlaşılacağı gibi, geçici bir süreyi kapsar. Diğer yandan Ebû Hanîfe’nin “özür olmasa bile, Kur’an meâli ile sürekli kıraat” görüşünden rucû ettiği ve bu konuda Ebû Yûsuf’la İmam Muhammed’in görüşüne katıldığı nakledilmiştir.[30]
Abdullah İbn Ebî Evfâ (r.a) şöyle demiştir: “Nebî (s.a.s)’e bir adam gelip, “Ben Kur’an’dan hiçbir şeyi ezberimde tutamıyorum, bana yeterli olacak olanı öğret” dedi. Rasûlullah (s.a.s) ona şöyle demesini bildirdi: Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l- aliyyi’l- azîm.” Anlamı: “Allah’ı tesbih ve tenzih ederim. Her türlü övgü Allah’a aittir. Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah en yücedir. Bütün güç ve kuvvet Allah’a aittir.” Bu kişi dedi ki; bunlar Allah’a ait, kendim için ne isteyebilirim? Nebî (s.a.s) şöyle buyurdu: De ki: Allâhümme’r hamnî ve’r-zuknî ve âfinî ve’hdinî.” Anlamı: “Allah’ım! Bana merhamet et, bana rızık ver, beni affet ve beni doğru yola ilet”. Adam kalkıp gidince, Allah’ın Elçisi elini göstererek şöyle buyurdu: “Bu kişi elini hayırla doldurdu.” [31] Hadis dikkatlice incelenince hamd, tesbih, tekbir ve tehlîli içine aldığı ve bütün bunların Kur’an’ın değişik yerlerindeki âyet parçalarından ibaret olduğu görülür.
Şâfiîler’e göre, hiçbir durumda, Arapça dışındaki bir dille ibadet caiz olmaz. Güzel okuyamayan “ümmî” sayılır ve namazı kıraatsız kılar. Çünkü Farsça dünya kelamı olup, tercemenin ilk cümlesinde namaz bozulur.[32]
Sonuç olarak şunu belirtelim ki, Arapça bilmeyen bir mü’min, ibadetlerinde yıllarca okuduğu Fâtiha sûresi, dua vb. lerinin anlamını da, cümle cümle ezberlemeli ve orijinalini okurken, anlam yönünü de izlemeye çalışmalıdır. Bunun namazda gerçek “huşû” ya yardımcı olacağında şüphe yoktur. Namaz dışında okunan sûre, aşr, hatm veya mukâ’belelerde ise asıl metni okuma yanında, meal, tefsir ve açıklamaya öncelik verilmesi gerektiğinde şüphe yoktur. Çünkü Kur’an; okunmak, anlaşılmak ve gereğince amel edilmek üzere indirilmiştir.
4. Rükû:
Rükû sözlükte “eğilmek” demektir. Namazın ana unsurlarından olan rükû, kıraatten sonra, öne eğilerek, baş ve sırt düz olacak şekilde eller diz kapaklarının üstüne konularak yapılır. Bu yüzden ayakta namaz kılan kimsenin, rükû’ için yalnız başını eğmesi yeterli olmaz, arkasını da eğerek, baş ve sırt düz bir hat meydana getirmelidir. Bu tam bir rükûdur. Özürsüz olarak tam rükû yapmayanın durumuna bakılır; eğer kıyama daha yakın görülürse rükûu geçerli olmaz, fakat rükû durumuna daha yakın görülürse geçerli olur. Sırtı kambur olan veya bel rahatsızlığı bulunan kişi, rukûu gücünün yettiği kadar yapar.[33]
Rükûun farz oluşu âyet ve hadislerle sâbittir. Allah Teâlâ;
AYET: “Ey iman edenler! Rükû edin, secde edin ve Rabb’inize kulluk edin.” [34] buyurur. Kur’an’da, Hıristiyanlığın aslında da rukû ve secdeli namaz bulunduğu şöyle bildirilir:
AYET: “Ey Meryem! Rabb’ine ibadet et, secdeye kapan ve rükû edenlerle birlikte sen de rükû et.” [35]
Hz. Peygamber, namazını kötü bir şekilde kılmakta olan bedevîye şöyle buyurmuştur:
HADİS: “Sonra uzuvların sâkin olacak şekilde rükû yap, sonra uzuvların sâkin olacak şekilde secde yap. Sonra bunu bütün namazın süresince böyle yap.” [36]
Ebû Humeyd (r.a), Allah Rasûlü’nün rükû şeklini şöyle açıklar:
“HADİS: Nebî (s.a.s) rükû yaparken, ellerini dizleri üzerine koyar, sonra sırtını düzgün tutardı.” [37]
Hz. Âişe (r. anhâ) rükûda başın eğim şeklini şöyle nakleder:
HADİS: “Rasûlullah (s.a.s) rükûa gittiği zaman başını yukarı kaldırmaz, aşağı da eğmez, ikisi arası bir durumda tutardı.” [38] Başka bir hadiste,
HADİS: “Hz. Peygamber rükûa gidince, sırtı üzerinde bir bardak su bulunacak olsa, hareket etmezdi.”[39] buyurulur.
Tanımlanan böyle bir rükûu yaparken, bir süre beklemek (tuma’nîne) ve yine rükûdan doğrulunca, uzuvlar sâkin oluncaya kadar bir süre ayakta durmak (kavme) Ebû Yûsuf’a ve Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre farzdır.[40]
Bunun süresi “sübhânellah’il-azîm” diyecek kadardır. Ebû Hanîfe’ye göre tuma’nîne ve kavme vâciptir. Diğer yandan rukûda üç kere, “sübhâne Rabb’iye’l-azîm (Yüce olan Rabb’imin adını tesbih ve tenzih ederim.)” demek sünnettir. Çünkü, “O yüce olan Rabb’inin adını tesbih et” [41] âyeti inince, Allah’ın Elçisi, “Siz rukûunuzda bunu söyleyiniz.” buyurmuştur.[42]
Oturarak namaz kılan kimse, rükûda alnını dizlerine paralel olacak derecede eğmelidir.İmama rükûda iken yetişen kimse, ayakta tekbir alır, sonra rükûa varır. Bu tekbiri rükûa yakın bir durumda alacak olsa, namazı bozulur ve imama uymuş sayılmaz. İmama rükûda iken yetişip uyan kimse, o rekâtı imam ile kılmış sayılır. Fakat imam rükûda iken tekbir alıp da, imam rükûdan kalktıktan sonra rükûa giden kimse, o rekâta yetişmiş sayılmaz, (namaza sonradan yetişen kimse) hükmünde olur ve o rekâtı namazın sonunda tek başına kılar.
İmama uyan kimse, imamdan önce rükûa veya secdeye gitse ve yine imamdan önce rükûdan veya secdeden başını kaldırsa bu rükû veya secde yeterli olmaz. Eğer bu rükû ve secdeyi, imamın rükû ve secdesi sırasında yeniden yapmazsa namazı bozulur ve iftitah tekbiri alarak imama yeni baştan uyması gerekir.
İmama rükûda iken yetişen kimse, iki tekbire muhtaç değildir. Ayakta “Allahu ekber” deyip namaza başlar ve hemen rükûa varır. Bu bir tekbirle hem iftitah, hem de rükû tekbirini almış olur.
5. Secde:
Secde sözlükte; itaat, teslimiyet, tevazu ile eğilmek ve yüzü yere sürmek anlamlarına gelir. Namazın her rekâtında, rükûdan sonra, belirli uzuvları yere veya yere bitişik bir şey üzerine koyarak iki kere yere kapanmak namazın rükünlerindendir. Sünnete en uygun secde şekli alın, yüz, iki ayak, iki el ve iki diz yere veya yere bitişik bir şey üzerine konularak yapılır.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Rükû edin, secde yapın ve Rabb’inize ibadet edin.” [43] Rukû ve secdeli namaz İsa (a.s)’a gelen dinin aslında da vardı. Nitekim Kur’an’da, Hz. Meryem’e yapılan bir hitaptan şöyle söz edilir:
AYET: “Ey Meryem! Rabb’ine ibadet et, secdeye kapan ve rükû edenlerle birlikte sen de rükû et.” [44] Rasûlullah (s.a.s) de namazını kötü bir şekilde kılan kimseye şöyle buyurmuştur:
“HADİS: Sonra uzuvların sâkin olacak şekilde secde et. Sonra uzuvların sâkin olacak şekilde secdeden kalkıp otur, sonra yine uzuvların sâkin olacak şekilde secde yap.” [45]
Sünnete uygun secde, yedi aza üzerine yapılandır. İbn Abbas (r. anhümâ)’dan rivâyete göre, Nebî (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
HADİS: “Ben yedi kemik üzerine secde etmekle emrolundum. Bunlar da; alın, (eliyle burnuna işaret etti), iki el, iki diz ve iki ayaktır.” [46] Başka bir rivâyette burundan söz edilmemiş, yalnız alın zikredilmiştir.
Secde, yüzün bir bölümünün yere konulmasıyla yapılabildiği için, yere alın konulduğu halde, burun konulmasa secde yine caiz olur. Ancak bir özür bulunmayınca böyle bir secde mekruhtur. Diğer yandan yere burun konulduğu halde alın konulmasa, bu durum bir özre dayanıyorsa secde caiz olur. Aksi halde Ebû Hanife’ye göre, kerahetle birlikte caiz olurken, Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre böyle bir secde geçersizdir.
Bir özür bulunsa bile sadece çene, yanak veya kulak yere konularark secde yapılamaz. Çünkü bu uzuvlar secde mahalli değildir. Alın veya burunda secdeye engel bir özür bulunursa, ima ile secde yapılır.
Secdede alın ve burnu birlikte yere koymak vâcip, elleri ve dizleri yere koymak ise sünnet hükmündedir. Çünkü bunu yapmaksızın da secde gerçekleşebilir.
Züfer, Şâfiî ve Ahmed İbn Hanbel’e göre hadiste sözü edilen yedi uzuvdan her birinin bir bölümünün yere değdirilmesi farzdır. Şâfiîler’e göre, avuç içlerinin ve ayak parmaklarının alt taraflarının yere gelmesi gerekir. Mâlikîler’e göre farz olan, secdenin alnın bir bölümü üzerinde yapılmasıdır. Özür yüzünden bunu yapamayan ima ile secde eder. Yalnız burun üzerine secde edilmesi yeterli değildir.
Secdede iki ayağı yere koymak farzdır. Bu yüzden, iki ayağın da parmakları yere konulmadıkça secde caiz olmaz. Tercih edilen görüş budur. Buna göre, bir ayağın yalnız bir parmağını veya ayağın yalnız üstünü yere koymak yeterli olmaz.
Secde edilecek yer, ayakların konulduğu yerden, on iki parmaktan (yaklaşık 23 cm.) daha yüksek olursa, bu secde caiz olmaz, ancak yükseklik farkı bundan az olursa, secdeye zarar vermez.
Cemaatin çok sıkışık olması gibi sebeplerle yere secde edemeyen kimse; insan, hayvan, eşya ve benzeri şeyler üzerine secde edebilir. Nitekim Hz. Ömer’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir:
HADİS: “Namazda, cemaat aşırı kalabalık olunca, sizden biri kardeşinin sırtı üstüne secde etsin.” [47]
Bir kimse elbisesinin temiz yer üzerine konulan fazlası üstüne secde edebilir. Ancak secdede yerin sertliğinin hissedilmesi gerekir. Bu yüzden yerin sertliğinin hissedilmesine engel olacak pamuk ve benzeri şeyler üzerine secde edilemez.
Atılmış yün, pamuk, saman, sünger ve kar gibi bir şey üzerine secde edildiği zaman, eğer bunlar yoğunluk meydana getirip, hacimleri anlaşılırsa secde caiz olur. Fakat bunların içinde yüz kaybolup hacimleri anlaşılmaz ve yüz aşağıya tam yerleşip sertlik hissedilmezse secde caiz olmaz.
Çuval içinde bulunan buğday, arpa, pirinç ve darı gibi hubûbât üzerine secde yapılabilir. Fakat çuval içinde bulunmayan buğday ve arpa üzerine secde edilebilirse de, darı ve burçak gibi kaygan hububat üzerine secde yapılamaz.
Küçük bir taş üzerine secde edilemez. Ancak alnın çoğu, bu taş ile birlikte yere temas edecek olursa secde caiz olur.
Bir özür bulunmasa bile yere serilen temiz bir tahta, hasır, kilim, halı, seccâde, yaygı ve benzeri üzerine secde edilebilir. Ancak böyle bir şeyin yere serilmesinin amacı; sıcak, soğuk, toz veya çamurdan korunmak gibi bir nedene dayanmalıdır. Aksi durumda, sırf temiz topraktan korunmak için yere bir şey sermek mekruh sayılmıştır.
Mâlikîler’e göre, yer ve yerin bitirdikleri dışında kalan şeyler üzerinde namaz kılmak mekruhtur. Yünden yapılmış halı, kilim veya keçe ile posteki yer cinsinden olmayan, hasır cinsi ise yer cinsinden olan sergilerdir.
Sıcak veya soğuktan korunmak gibi bir özür sebebiyle, temiz yere konulacak iki el üzerine secde edilebilir. Böyle bir durumda sarığın kıvrımı veya elbisenin fazlası üzerine de secde edilebilir. Enes (r.a) şöyle der:
HADİS: “Şiddetli sıcak günde Rasûlullah (s.a.s) ile birlikte namaz kılıyorduk. Bizden yakıcı sıcak yüzünden alnını yere koyamayanlar, elbisesini yere seriyor ve onun üzerine secde ediyordu.” [48]
Secde sırasında ve iki secde arasında oturunca “sübhânellâhi’l-azîm” diyecek kadar durmak Ebû Yûsuf’a ve Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre farz, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre vâciptir. Diğer yandan secdede üç kere, سُبْحَانَ رَبِّى اَ لْاَعْلٰى “Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ (En yüce Rabb’imi tesbih ederim)” demek sünnettir. Çünkü,
HADİS: “Sebbihısme Rabbike’l-a’lâ (En yüce Rabb’inin adını tesbih et!)” [49] âyeti inince, Allah Rasûlü’nün, ashâbına,
“HADİS: Siz de bunu, namazlarınızın secdesinde söyleyin”, buyurduğu nakledilmiştir. [50]Her rekâtta iki secde yapılır. Bunlardan birisi bilerek terkedilse namaz bozulur, sehven terkedilse, selâmdan sonra bile hatırlansa, namaza aykırı bir şey yapılmamışsa secdeye varılır, sonra yeniden son oturuş yapılarak sehiv secdesi ile namaz tamamlanır. Çünkü farz olan secde, kendi yerinden geri bırakılmıştır. (Sehiv secdesi konusuna bak.)
Secde, namazın en önemli bir rüknüdür. Allah Teâlâ’ya gösterilen saygı, tevazu ve yüceltmenin en mükemmel ifadesidir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
“HADİS: Kulun, Rabb’ine en yakın olduğu hal, secdeye varmış olduğu haldir. Artık secdede duayı çokca yapınız.” [51]
6. Kade-i ahire:
“Ka’de-i ahîre “son oturuş” demektir. Namazın sonunda teşehhüt miktarı oturup beklemek namazın rükünlerindendir. İki rekâtlı namazlarda ikinci, üç rekâtlı namazlarda üçüncü ve dört rekâtlı namazlarda ise dördüncü rekâttan sonraki oturuşlar “son oturuş” tur.
Hanefîlere göre son oturuştaki süre, teşehhüt miktarıdır. Bu ise “Tehıyyât” duasını okuyacak kadar bir süredir. Bütün oturuşlarda tehıyyât duasını okumak vâcip hükümündedir.
Şâfiî ve Hanbelîlere göre, son oturuşta farz olan oturma süresi, teşehhüt miktarına ek olarak, Hz.Peygamber’e salavât getirebilecek, yani, “Allahümme salli alâ Muhammed” diyecek kadardır. Mâlikîlere göre farz olan, en azından selâm vermeye elverişli bir süre oturmaktır.
Son oturuşta teşehhüt miktarı oturmanın farz oluşu şu hadise dayanır:
“HADİS: Hz. Peygamber, Abdullah İbn Mes’ûd (r.a)’a teşehhüdü yani Tehıyyât duasını öğretirken şöyle buyurmuştur: Bunu söylediğin veya yaptığın zaman namazın tamam olmuştur.” [52]
Yani teşehhüdü okuduğun veya oturma işini yaptığın zaman namazın tamamdır. Burada, Rasûlullah (s.a.s), namazın tamamlanmasını bir fiile bağlamıştır. Bu fiil de oturma işidir. Hz. Peygamber, tehıyyâtı ancak oturduğu zaman okumuştur. Bu yüzden namazın tamam olması oturmaya bağlıdır.
Ebû Hanife ve Ebû Yusuf’a göre, iki, üç veya dört rekâtlı bir namazın sonunda oturmaksızın, ayağa kalkılarak bir rekât daha kılınıp secde yapılınca, bu namazlar nâfileye dönüşür. Bu durumda, birer rekât daha ilâve edilir. Böylece fazlalık çift rekât haline getirilerek sonunda selâm verilir. Sağlam görüşe göre, bu durumda sehiv secdesi de gerekmez.
İmam Muhammed’e göre ise, namazda son oturuş terk edilerek, bir rekât daha secdeleriyle ilâve edilince, bu namaz, namaz olmaktan çıkar, nâfileye de dönüşmez.
Bir kimse, namazın sonunda teşehhüt miktarı oturduktan sonra, namazdaki tilâvet secdesini hatırlayarak secdeye varsa, namazı bozulur. Çünkü bu durumda, son oturuş terk edilmiş sayılır. Ancak bu tilâvet secdesinden sonra, yeniden teşehhüt miktarı oturursa, namazı sıhhat kazanır.
Son oturuşu tam olarak uyku halinde geçiren kimse, uyandıktan sonra, yeniden teşehhüt miktarı oturmazsa namazı bozulur. Çünkü namazda uyku içinde geçen bir fiil, irade dışı meydana geldiği için geçerli değildir. Nitekim namazda uyku içinde geçen kıyam, kıraat ve rükû gibi fiiller de geçerli olmaz.[53]
12-) TEHECCÜT NAMAZI
TEHECCÜT NAMAZI
Peygamber Efendimiz (s.a.s), Sahih-i Müslim'de Ebû Hureyre (r.a)'dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte, teheccüd namazının en faziletli vaktini şöyle belirtmiştir:
"Farz namazdan sonra en faziletli namaz gece namazıdır. Geceyi iki kısma bölersen son kısmı namaz için en faziletli vakittir. Eğer geceyi üçe bölersen ortası en faziletli vakittir." (Tecrid-i Sarih Terc. IV, 16).
Teheccüd namazı çok faziletli bir namazdır. Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde teheccüd namazı kılmaya teşvik edilmiş ve bu namazı kılanlar övülmüştür. Yüce Rabbimiz geceleyin kalkıp teheccüd namazı kılanlar hakkında şöyle buyurur:
"Onların yanları yataklarından uzaklaşır (teheccüd namazı kılmak için yataklarından kalkarlar), korkarak ve umarak Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (hayır için) harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak onlar için gözlerini aydınlatıcı ne güzel (nimetlerin) saklandığını hiç kimse bilmez." (Secde, 32/16-17).
Ebû Hureyre (r.a)'dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
"Geceleyin kalkıp namaz kılan ve karısını uyandırarak ona da kıldıran, şayet kalkmak istemezse yüzüne su serpen erkeğe Allah rahmet eder, (günahlarını bağışlar). Yine geceleyin kalkıp namaz kılan ve kocasını uyandıran, kalkmak istemezse yüzüne su serpen kadına da Allah rahmet eder (günahını bağışlar)." (Ebû Davûd, Salâtü't Tatavvu', 18).
Hadis-i şerif insanı teheccüd namazı kılmaya teşvik ettiği gibi, aile fertlerini kaldırıp onlara da bu faziletli namazı kıldırmaya teşvik etmektedir.
Yine Ebû Hureyre ve Ebû Saîd el-Hudrî (r.a) Peygamber Efendimiz (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu rivâyet etmişlerdir:
"Kim geceleyin uyanır ve karısını da uyandırarak beraberce iki rekat namaz kılarlarsa, Allah'ı çok zikreden erkek ve kadınlardan yazılırlar." (Ebû Davûd, Vitr, 13).
Allah'ı çok zikreden erkek ve kadınlar ise Allah'ın mağfiret ve mükâfatına nail olacaklardır. Kur'an-ı Kerim'de onlar hakkında
"Allah'ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar, işte Allah bunlar için bağış ve büyük mükâfat hazırlamıştır." (Ahzab, 33/35) buyurulmuştur.
Bir kimse itiyat haline getirdiği teheccüd namazını özürsüz yere terketmemelidir. Hz. Âişe validemizin şöyle dediği rivâyet edilmiştir:
"Gece namazını terketme. Çünkü Resulullah (s.a.s) onu terketmezdi. Hasta ve yorgun olduğun zaman oturarak kılardı." (Ebû Davûd, Salatu't-Tatavvu', 18)
Yine Hz. Âişe validemiz,
"Resulullah (s.a.s)'e namazın en sevimlisi az da olsa devam edileni idi. Resulullah (s.a.s) bir namazı kılmaya başladığı zaman ona devam ederdi." demiştir. (Buhar, Savm, 52).
Teheccüd namazı Hz. Peygamber'e farzdır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Ey Muhammed! Gecenin bir bölümünde uyanıp, sırf sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere, Kur'an'la gece namazı kıl. Rabbinin seni Makam-ı Mahmuda erdireceğini umabilirsin." (İsrâ, 17/79).
Bu namaz diğer Müslümanlara sünnet veya müstehap derecesindedir.
Teheccüd namazına diğer müminleri de teşvik eden ayet (bk. el-Müzzemmil, 73/20; es-Secde, 32/16; el-Furkân, 25/63, 64; ez-Zâriyât, 51/17, 18; Âli İmrân, 3/16, 17) ve hadisler vardır. Abdullah b. Ömer (r.a)'nın kendisini rüyada cehennemde görmesi ve bir meleğin yaklaşarak "korkma" demesini Resulullah (s.a.s)'a anlatması üzerine, Allah elçisi şöyle buyurmuştur: "Abdullah ne iyi adamdır. Fakat kalkıp gece namazı kılmayı âdet edinseydi ne iyi olurdu." Abdullah b. Ömer, bundan sonra gece uykusunu azaltmıştır. Buradan teheccüd namazına devam eden her ferdin iyi olarak anılmaya lâyık olduğu anlaşılır (ez-Zebîdî, Sahîh-ı Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, Ankara 1982, IV, 29, 30, H. No: 576). Başka bir hadiste şöyle buyurulur:
"Gece namazına devam edin. Çünkü gece namazı kılmak sizden önceki salih kulların âdetidir. Rabbinize karşı bir taattır, kötülükleri örtücü ve günah işlemekten alıkoyucudur." (Tirmizî, Deavât, 101).
Hz. Bilâl (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Size geceleyin kalkmayı tavsiye ederim. Çünkü o, sizden önce yaşayan sâlihlerin adetidir; Rabbinize yakınlık (vesilesi)dir; günahlardan koruyucudur; kötülüklere kefârettir, bedenden hastalığı kovucudur." [Tirmizî, Da'avât 112, (3543, 3544).]
Hadiste teşvik edilen gece kalkması (kıyâmu'lleyl) öncelikle teheccüd namazını da içine alan bir kalkmadır. Resûlullah da pek çok hadislerinde teheccüde teşvik etmiştir. Bazı hadis kitaplarımızda ilgili hadisleri toplayan müstakil bölümler mevcuttur.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sadedinde olduğumuz hadiste "kıyâmu'lleyl"in şu neticelerini hatırlatıyor:
* Allah'a yaklaştırır. Yine O'nun rahmetini celbe vesîle olur.
* Günahlardan uzaklaştırır, yani günah işletmez. Cenâb-ı Hak "Namazın kötü ve çirkin işlerden koruyacağı" (Ankebut, 29/45); "İyi amellerin kötü amelleri gidereceği." (Hud, 11/114) garantisini vermektedir.
* Günahlara kefâret ve örtü olur.
* Bedenden hastalıkları çıkarır, sıhhate vesile olur.
Ubâdetu'bnu's-Sâmit (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Geceleyin kim uyanırsa şunu söylesin:
"Allah'tan başka ilah yoktur, O birdir, ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd de O'na aittir, O her şeye kâdirdir. Hamd Allah'a aittir, Allah münezzehtir, Allah büyüktür, bütün amel ve ibadetler için gereken güç ve kuvvet Allah'tandır. Sonra Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular: "Rabbim beni affet!" desin veya dua ederse duasına cevap verilir. Eğer abdest alır ve namaz kılarsa namazı kabul edilir." (Buhârî, Teheccüd 21)
Sözlerin en doğrusunu söyleyen haberlerin en hakikatlısını konuşan, beyanları, müjdeleri her çeşit mübalağa ve mücazefeden uzak olan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu hadiste haber verdiği büyük avantajın kıymetini takdir etmenin ehemmiyetini anlayan büyüklerimizden bazıları şöyle demiştir:
"Allah kimin tek bir hasenesini (hayırlı işini) kabul etse, artık ona azab etmez. Çünkü Allah Teâlâ işlerin neticelerini bildiği için sonra iptal edeceği bir şeyi önceden kabul etmez. Kişi yaptığı hayrın boşa gitmeyeceğinden emin oldu mu azab görmeyeceğinden de emin olmalıdır."
Bu gerçeğe binaen Hasan Basrî Hazretleri şöyle demiştir:
"Allah'ın tek bir secdemi kabul ettiğini bilmeyi ne kadar isterdim."
Muğîre İbnu Şu'be (radıyallâhu anh) anlatıyor:
"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ayakları kabarıncaya kadar geceleri kalkıp namaz kılardı. Kendisine:
"Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye kendini bu kadar hırpalıyorsun?)" denildi.
"Şükredici bir kul olmayayım mı?" cevabını verdi." [Buhârî, Teheccüd 16, Tefsîr, Feth 1, Rikâk 20;Müslim, Sıfâtu'l-Münâfikîn 79, (2819); Tirmizî, Salât 304, (412); Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl 17, (3, 219).]
Kurtubî bu hadis vesilesiyle, bir yanılğıya dikkat çeker: Bu soruyu Resûlullah'a soran kimse, yani günahının affedilmiş olmasına rağmen ibadet yapmak için meşakkate girişinin sebebini soran kimse zannetmiştir ki: "Allah'a günahlardan korkulduğu için, mağfiret, merhamet taleb etmek gayesiyle ibadet edilir, öyle ise kim mağfirete mazhar olduğu kanaatine varırsa, artık ibadete muhtaç değildir." İşte Resullah'ın cevabı bu inancın yanlışlığına dikkat çekmekte, ibadet yapmaya bir başka sebep göstermektedir: Bu sebep, bir kimsenin hiç de müstehak olmadığı bir nimete kavuşması, mağfirete mazhar olmasıdır. Bu hal, herkese çokça şükür etmek gerektiğini ortaya koyar. Çünkü:
Şükür, nimeti itiraftır ve nimete mukabil hizmet etmektir. Yani, kişi kendisine gelen iyiliğin hakkı olmadığı halde verildiğini bilirse işte bu şükürdür. Teşekkür etmek, bu durumda iyilik yapana: "Sen bana hakkım olmayan iyilikte bulundun, ben bunun idrakindeyim, sana memnuniyetimi; iyiliğini, lütfunu anladığımı ifâde ediyorum." demektir.
Kıyâmu'l-leyl ile yani gecenin değerlendirilmesiyle alakalı ilâhî emir Hz. Peygamber'e peygamberliğin ilk yıllarında geliyor. Yani gecenin tanzimi üzerine gelen ve gecenin büyük bir bölümünün uyanık geçirilmesini emreden Müzzemmil sûresi, geliş (nüzûl) sırası itibariyle 3. sırada yer almaktadır. Demek ki, ilk ilâhî emirlerden biri gecenin değerlendirilmesi ve tanzimi olmuştur. Halbuki gündüz vaktinin tanzimini böylesine teferruâtla ele alan bir âyet hiçbir zaman nâzil olmamıştır.
Bu durumu, gecenin beşerî hayattaki ehemmiyetiyle izah edebiliriz. Gerek başarıda ve gerekse başarısızlıkta olsun, insana hayatı boyunca derin ve kesin tesir icrâ eden hususlardan biri, gece hayatıdır. Gece, insan hayatının yarısını teşkil ettiği halde, ihmal edilme, gafletle geçirilme tehlikesine maruzdur. Şu halde, ikaz ve uyarıların, ciddi dikkat çekmelerin bu hususta daha çok olması gerekmektedir. Kur'ân bunu yapmıştır.
İlâhî emirle geceyi tanzim edip değerlendirecek olan insan, gündüz vaktini de azami şekilde değerlendirecek demektir. Zira gece mes'elesinde muvaffakiyet bir azim, gayret ve irade işidir, şuur işidir.
Zor olanı halleden, kolay olanda takılır mı? Geceyi ihyâ eden, gündüzü öldürür mü? Bu hikmete binaen, daha peygamberliğin başında Cenâb-ı Hakk, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a zamanı iyi kullanma dersini vermek için kıyâmu'lleyl'i emretmiştir.
Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'in mûcizevi başarısında, gecenin değerlendirilmesi olan kıyamu'l leyl'in mühim payını görmemek mümkün mü?
Gerek uhrevî kurtuluşunu ve gerekse İslâm'ın tekrar teâlisini gaye edinenlerin, rahmet-i Rahman'ın celb ve tecellisinde böylesine müessir bir vasıtayı şevkle tutmaları, kıyâmu'lleyl kapısından vecdle girmeleri gerekmez mi? (bk. Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi)
"Farz namazdan sonra en faziletli namaz gece namazıdır. Geceyi iki kısma bölersen son kısmı namaz için en faziletli vakittir. Eğer geceyi üçe bölersen ortası en faziletli vakittir." (Tecrid-i Sarih Terc. IV, 16).
Teheccüd namazı çok faziletli bir namazdır. Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde teheccüd namazı kılmaya teşvik edilmiş ve bu namazı kılanlar övülmüştür. Yüce Rabbimiz geceleyin kalkıp teheccüd namazı kılanlar hakkında şöyle buyurur:
"Onların yanları yataklarından uzaklaşır (teheccüd namazı kılmak için yataklarından kalkarlar), korkarak ve umarak Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (hayır için) harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak onlar için gözlerini aydınlatıcı ne güzel (nimetlerin) saklandığını hiç kimse bilmez." (Secde, 32/16-17).
Ebû Hureyre (r.a)'dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
"Geceleyin kalkıp namaz kılan ve karısını uyandırarak ona da kıldıran, şayet kalkmak istemezse yüzüne su serpen erkeğe Allah rahmet eder, (günahlarını bağışlar). Yine geceleyin kalkıp namaz kılan ve kocasını uyandıran, kalkmak istemezse yüzüne su serpen kadına da Allah rahmet eder (günahını bağışlar)." (Ebû Davûd, Salâtü't Tatavvu', 18).
Hadis-i şerif insanı teheccüd namazı kılmaya teşvik ettiği gibi, aile fertlerini kaldırıp onlara da bu faziletli namazı kıldırmaya teşvik etmektedir.
Yine Ebû Hureyre ve Ebû Saîd el-Hudrî (r.a) Peygamber Efendimiz (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu rivâyet etmişlerdir:
"Kim geceleyin uyanır ve karısını da uyandırarak beraberce iki rekat namaz kılarlarsa, Allah'ı çok zikreden erkek ve kadınlardan yazılırlar." (Ebû Davûd, Vitr, 13).
Allah'ı çok zikreden erkek ve kadınlar ise Allah'ın mağfiret ve mükâfatına nail olacaklardır. Kur'an-ı Kerim'de onlar hakkında
"Allah'ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar, işte Allah bunlar için bağış ve büyük mükâfat hazırlamıştır." (Ahzab, 33/35) buyurulmuştur.
Bir kimse itiyat haline getirdiği teheccüd namazını özürsüz yere terketmemelidir. Hz. Âişe validemizin şöyle dediği rivâyet edilmiştir:
"Gece namazını terketme. Çünkü Resulullah (s.a.s) onu terketmezdi. Hasta ve yorgun olduğun zaman oturarak kılardı." (Ebû Davûd, Salatu't-Tatavvu', 18)
Yine Hz. Âişe validemiz,
"Resulullah (s.a.s)'e namazın en sevimlisi az da olsa devam edileni idi. Resulullah (s.a.s) bir namazı kılmaya başladığı zaman ona devam ederdi." demiştir. (Buhar, Savm, 52).
Teheccüd namazı Hz. Peygamber'e farzdır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Ey Muhammed! Gecenin bir bölümünde uyanıp, sırf sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere, Kur'an'la gece namazı kıl. Rabbinin seni Makam-ı Mahmuda erdireceğini umabilirsin." (İsrâ, 17/79).
Bu namaz diğer Müslümanlara sünnet veya müstehap derecesindedir.
Teheccüd namazına diğer müminleri de teşvik eden ayet (bk. el-Müzzemmil, 73/20; es-Secde, 32/16; el-Furkân, 25/63, 64; ez-Zâriyât, 51/17, 18; Âli İmrân, 3/16, 17) ve hadisler vardır. Abdullah b. Ömer (r.a)'nın kendisini rüyada cehennemde görmesi ve bir meleğin yaklaşarak "korkma" demesini Resulullah (s.a.s)'a anlatması üzerine, Allah elçisi şöyle buyurmuştur: "Abdullah ne iyi adamdır. Fakat kalkıp gece namazı kılmayı âdet edinseydi ne iyi olurdu." Abdullah b. Ömer, bundan sonra gece uykusunu azaltmıştır. Buradan teheccüd namazına devam eden her ferdin iyi olarak anılmaya lâyık olduğu anlaşılır (ez-Zebîdî, Sahîh-ı Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, Ankara 1982, IV, 29, 30, H. No: 576). Başka bir hadiste şöyle buyurulur:
"Gece namazına devam edin. Çünkü gece namazı kılmak sizden önceki salih kulların âdetidir. Rabbinize karşı bir taattır, kötülükleri örtücü ve günah işlemekten alıkoyucudur." (Tirmizî, Deavât, 101).
Hz. Bilâl (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Size geceleyin kalkmayı tavsiye ederim. Çünkü o, sizden önce yaşayan sâlihlerin adetidir; Rabbinize yakınlık (vesilesi)dir; günahlardan koruyucudur; kötülüklere kefârettir, bedenden hastalığı kovucudur." [Tirmizî, Da'avât 112, (3543, 3544).]
Hadiste teşvik edilen gece kalkması (kıyâmu'lleyl) öncelikle teheccüd namazını da içine alan bir kalkmadır. Resûlullah da pek çok hadislerinde teheccüde teşvik etmiştir. Bazı hadis kitaplarımızda ilgili hadisleri toplayan müstakil bölümler mevcuttur.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sadedinde olduğumuz hadiste "kıyâmu'lleyl"in şu neticelerini hatırlatıyor:
* Allah'a yaklaştırır. Yine O'nun rahmetini celbe vesîle olur.
* Günahlardan uzaklaştırır, yani günah işletmez. Cenâb-ı Hak "Namazın kötü ve çirkin işlerden koruyacağı" (Ankebut, 29/45); "İyi amellerin kötü amelleri gidereceği." (Hud, 11/114) garantisini vermektedir.
* Günahlara kefâret ve örtü olur.
* Bedenden hastalıkları çıkarır, sıhhate vesile olur.
Ubâdetu'bnu's-Sâmit (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Geceleyin kim uyanırsa şunu söylesin:
"Allah'tan başka ilah yoktur, O birdir, ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd de O'na aittir, O her şeye kâdirdir. Hamd Allah'a aittir, Allah münezzehtir, Allah büyüktür, bütün amel ve ibadetler için gereken güç ve kuvvet Allah'tandır. Sonra Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular: "Rabbim beni affet!" desin veya dua ederse duasına cevap verilir. Eğer abdest alır ve namaz kılarsa namazı kabul edilir." (Buhârî, Teheccüd 21)
Sözlerin en doğrusunu söyleyen haberlerin en hakikatlısını konuşan, beyanları, müjdeleri her çeşit mübalağa ve mücazefeden uzak olan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu hadiste haber verdiği büyük avantajın kıymetini takdir etmenin ehemmiyetini anlayan büyüklerimizden bazıları şöyle demiştir:
"Allah kimin tek bir hasenesini (hayırlı işini) kabul etse, artık ona azab etmez. Çünkü Allah Teâlâ işlerin neticelerini bildiği için sonra iptal edeceği bir şeyi önceden kabul etmez. Kişi yaptığı hayrın boşa gitmeyeceğinden emin oldu mu azab görmeyeceğinden de emin olmalıdır."
Bu gerçeğe binaen Hasan Basrî Hazretleri şöyle demiştir:
"Allah'ın tek bir secdemi kabul ettiğini bilmeyi ne kadar isterdim."
Muğîre İbnu Şu'be (radıyallâhu anh) anlatıyor:
"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ayakları kabarıncaya kadar geceleri kalkıp namaz kılardı. Kendisine:
"Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye kendini bu kadar hırpalıyorsun?)" denildi.
"Şükredici bir kul olmayayım mı?" cevabını verdi." [Buhârî, Teheccüd 16, Tefsîr, Feth 1, Rikâk 20;Müslim, Sıfâtu'l-Münâfikîn 79, (2819); Tirmizî, Salât 304, (412); Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl 17, (3, 219).]
Kurtubî bu hadis vesilesiyle, bir yanılğıya dikkat çeker: Bu soruyu Resûlullah'a soran kimse, yani günahının affedilmiş olmasına rağmen ibadet yapmak için meşakkate girişinin sebebini soran kimse zannetmiştir ki: "Allah'a günahlardan korkulduğu için, mağfiret, merhamet taleb etmek gayesiyle ibadet edilir, öyle ise kim mağfirete mazhar olduğu kanaatine varırsa, artık ibadete muhtaç değildir." İşte Resullah'ın cevabı bu inancın yanlışlığına dikkat çekmekte, ibadet yapmaya bir başka sebep göstermektedir: Bu sebep, bir kimsenin hiç de müstehak olmadığı bir nimete kavuşması, mağfirete mazhar olmasıdır. Bu hal, herkese çokça şükür etmek gerektiğini ortaya koyar. Çünkü:
Şükür, nimeti itiraftır ve nimete mukabil hizmet etmektir. Yani, kişi kendisine gelen iyiliğin hakkı olmadığı halde verildiğini bilirse işte bu şükürdür. Teşekkür etmek, bu durumda iyilik yapana: "Sen bana hakkım olmayan iyilikte bulundun, ben bunun idrakindeyim, sana memnuniyetimi; iyiliğini, lütfunu anladığımı ifâde ediyorum." demektir.
Kıyâmu'l-leyl ile yani gecenin değerlendirilmesiyle alakalı ilâhî emir Hz. Peygamber'e peygamberliğin ilk yıllarında geliyor. Yani gecenin tanzimi üzerine gelen ve gecenin büyük bir bölümünün uyanık geçirilmesini emreden Müzzemmil sûresi, geliş (nüzûl) sırası itibariyle 3. sırada yer almaktadır. Demek ki, ilk ilâhî emirlerden biri gecenin değerlendirilmesi ve tanzimi olmuştur. Halbuki gündüz vaktinin tanzimini böylesine teferruâtla ele alan bir âyet hiçbir zaman nâzil olmamıştır.
Bu durumu, gecenin beşerî hayattaki ehemmiyetiyle izah edebiliriz. Gerek başarıda ve gerekse başarısızlıkta olsun, insana hayatı boyunca derin ve kesin tesir icrâ eden hususlardan biri, gece hayatıdır. Gece, insan hayatının yarısını teşkil ettiği halde, ihmal edilme, gafletle geçirilme tehlikesine maruzdur. Şu halde, ikaz ve uyarıların, ciddi dikkat çekmelerin bu hususta daha çok olması gerekmektedir. Kur'ân bunu yapmıştır.
İlâhî emirle geceyi tanzim edip değerlendirecek olan insan, gündüz vaktini de azami şekilde değerlendirecek demektir. Zira gece mes'elesinde muvaffakiyet bir azim, gayret ve irade işidir, şuur işidir.
Zor olanı halleden, kolay olanda takılır mı? Geceyi ihyâ eden, gündüzü öldürür mü? Bu hikmete binaen, daha peygamberliğin başında Cenâb-ı Hakk, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a zamanı iyi kullanma dersini vermek için kıyâmu'lleyl'i emretmiştir.
Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'in mûcizevi başarısında, gecenin değerlendirilmesi olan kıyamu'l leyl'in mühim payını görmemek mümkün mü?
Gerek uhrevî kurtuluşunu ve gerekse İslâm'ın tekrar teâlisini gaye edinenlerin, rahmet-i Rahman'ın celb ve tecellisinde böylesine müessir bir vasıtayı şevkle tutmaları, kıyâmu'lleyl kapısından vecdle girmeleri gerekmez mi? (bk. Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi)
22-) NAMAZIN FARZLARI(DIŞINDAKİLER)
NAMAZIN FARZLARI(DIŞINDAKİLER
NAMAZIN FARZLARI(DIŞINDAKİLER 1) Hadesten Tahâret Namaz abdesti olmayan, cünüp, âdetli veya loğusa bulunan kimselerin durumuna “hades hâli” denir. Bunlardan namaz abdesti gerekenin suyla abdest alması, gusül yapması gerekenin de suyla boy abdesti alması veya su bulunamaması ya da bulunup da kullanılamaması durumunda teyemmüm abdesti alması ile “hadesten temizlenme” meydana gelir. Abdestsizlik hâline “küçük hades”, cünüplük ve bu hükümde olanlara “büyük hades” denir. Bunlardan temizlenme maddî kirleri giderme, beden sağlığını koruma gibi yararlar yanında, kişiyi Yüce Rabb’ine ibadete hazırlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: AYET: “Ey îman edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başınızın bir bölümünü meshedin ve topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz, iyice temizlenin… Eğer su bulamazsanız temiz toprakla teyemmüm edin.” [1] Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: HADİS: “Sizden birinizin namazı, abdestsiz olduğunda abdest almadıkça kabul olunmaz.” [2] Farz, vâcip, sünnet veya nâfile namaz veya tilâvet yahut şükür secdesi gibi eksik namaz için abdestli bulunmak şarttır. Abdestsiz kılınacak bir namaz geçerli olmaz. Namaz kılarken herhangi bir sebeple abdest bozulsa, namaz da bozulmuş olur. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: HADİS: “Sizden biri, namazda yellendiği zaman, namazdan ayrılıp abdest alsın ve namazını iade etsin.” [3] 2) Necâsetten Tahâret Namazdan önce beden, elbise veya namaz kılınacak yerin, kan, idrar, dışkı gibi dinen pis sayılan şeylerden temizlenmesi gerekir. Bu temizlik, namazın geçerli olması için ön şarttır. Elbisede veya namaz kılınan yerde, ayak, el ve dizler ile sağlam görüşe göre alnın konulacağı yerde dört gramdan (1 miskal) fazla insan dışkısı gibi katı veya avuç içinden daha geniş alana yayılan kan, insan sidiği veya şarap gibi sıvı bir şey bulunsa, namaz sahih olmaz. Mekke’de İslâm’ın başlangıç günlerinde inen bir âyette, “(Ey habibim!) Giysilerini temizle.” buyurulmuştur.[4] HADİS: bn Sîrin, buradaki emrin elbisedeki pisliği su ile temizlemek olduğunu söylemiştir. Yine Mekke dönemine ait bir âyette, namaz sırasında güzel giysilerin giyilmesi istenir.[5] İbâdet yeri temizliği ise bütün İbrâhimî dinlerde ortak bir değer olup, Kâbe-i Muazzama’da sembolleşmesi Kur’ân’da şöyle belirtilir: AYET: “Biz, İbrahim ve İsmail’e; tavaf edenler, ibâdete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evim’i (Kâbe’yi) temiz tutun, diye emretmiştik.” [6] Temizlikleri ümmete örnek gösterilen Medine’li Kuba halkı Kur’ân’da şöyle övülür: AYET: “Orada, temizlenmeyi seven kimseler vardır. Şüphesiz Allah çok temizlenenleri sever.” [7] 3) Setr-i Avret Erkeklerin örtmesi farz olan avret yeri; göbekleri altından diz kapaklarına kadar olan kısımdır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: HADİS: “Erkeğin avret yeri, göbeği ile diz kapağı arasıdır.” [8] Kadınların yüzleriyle ellerinden başka, sarkan saçları dahil bütün bedenleri avret yeri sayılır. Yüzleriyle elleri ise namazda ve bir fitne korkusu bulunmadıkça namaz dışında avret değildir. Sağlam görülen görüşe göre, ayakları avret değildir, fakat kolları ile kulakları ve salıverilmiş saçları avrettir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا “AYET: Kadınlar, kendiliğinden görünen dışında, süs yerlerini açmasınlar.” [9] Hz. Peygamber, HADİS: “kendiliğinden görünen yerler” i, “eller ve yüz” olarak açıklamıştır.[10] Diğer yandan, Hz. Âişe’den nakledilen, kadının namaz kılarken başını örtmesi gerektiğini bildiren hadis de, saçların örtme kapsamına girdiğini gösterir.[11] Buna göre kadının baş veya uyluk gibi bir uzvunun dörtte biri, bir rükun edâ edecek kadar açık kalsa, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre namaz bozulur. Ebû Yûsuf’a göre ise, kadının baş veya başka bir uzvunun yarıdan fazlası açık bulunmadıkça namazı bozulmaz. İlk görüşteki müctehitler dörtte birini tamamı hükmünde sayarken, Ebû Yûsuf yarıdan fazlayı tam hükmünde saymıştır. Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise veya çoraplarla avret yeri örtülmüş sayılmaz. Çünkü bununla örtünme gerçekleşmez. Şâfiîler’e göre, vücut hatlarını belli eden dar elbiseyle namaz kılmak kadınlar için mekruhtur, erkeklerin de böyle bir giysiyi terk etmesi daha uygundur.[12]
4) İstikbâl-i Kıble
Namaz kılarken kıbleye yönelmek demektir. Müslümanların kıblesi Mekke’de bulunan Kâbe’dir. Hz. Peygamber ve sahâbiler namazlarını Medine döneminin ilk bir buçuk yılında, Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya doğru kılmışlardı. Bedir Gazvesi’nden iki ay kadar önce inen;
AYET: “Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de olduğunuz yerde, yüzünüzü onun tarafına çevirin.” âyetiyle, kıble Kâbe’ye çevrildi.[13]
Kâbe’yi gözle gören kişi, bizzat Kâbe’nin kendisine yönelir. Kâbe’den uzakta bulunan kişi ise, onun bulunduğu tarafa yönelir. Yüzünü ve yönünü o tarafa çevirmesi yeterlidir. Kıble yönünün tam olarak bilinememesi durumunda, araştırma yapılır ve yoğunlaşmış kanaate göre yönelerek namaz kılınır. Araştırma eski veya yeni bir mihrabı esas almak, bilen güvenilir bir kişiye sormak, pusula ve benzeri âletler, kutup yıldızı, güneş, ay, rüzgârın esme yönü gibi kanıtlar yardımıyla yapılır. Kıble hakkında bilgisi olan kimseyi bulan kişi, onun verdiği habere uyar. Namaz içinde iken uyarılırsa, uyarılan yöne dönmesi gerekir. Hz. Peygamber’in ve sahabenin uygulaması böyle olmuştur.[14]
Bir kimse namazda iken, bir özür olmaksızın göğsünü kıble tarafından çevirecek olsa namazı bozulur. Otomobil, otobüs, tren, vapur, uçak, at gibi binek üzerinde her türlü nâfile namaz kılınabildiği gibi, yere inip kılma imkânı bulunmayan durumlarda farz namaz da kılınabilir. Binek üzerinde kıble tarafına yönelme veya kıble yönünü izleme imkânı olmayınca, mümkün olan tarafa doğru namaz kılınır. Çünkü yükümlülükler gücün yetmesiyle sınırlıdır.
Sonuç olarak Müslümanların bütün namazlarda, yeryüzünün en eski ve en kutsal mabedi olan Kâbe-i Muazzama’ya yönelmeleri, aralarındaki birliğin, nizam ve intizamın, ortak ibadet sevincinin ifadesidir.
5) Vakit
Farz namazlar ile bunların sünnetleri, vitir namazı, teravih ve bayram namazları için vakit de şarttır. Farz namazlar; sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı namazlarıdır. Cuma namazı da öğle namazı yerine geçer. Vaktinden önce kılınacak farz namaz sahih olmadığı gibi, vaktinden sonraya bırakılan namaz da kazaya kalmış olur. Cuma, bayram namazları, cenaze namazı ve sünnet namazlar kaza edilmez.
Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli âyetlerinde
AYET: “salât, tesbih, hamd ve secde etmek” gibi “parça zikredip bütünü kastetme” yoluyla namaz vakitlerine işaret edilir. Ayrıca namazın müminlere, vakitli olarak farz kılındığı bildirilir.[15]
HADİS: Yaygın kabule göre, namazın farz kılındığı Mîraç gecesinin ertesi günü Cebrail (a.s.), Hz. Muhammed’e gelerek, bizzat imamlık yapmış ve namaz vakitlerinin başlangıç ve bitiş zamanlarını göstermiştir.[16]
Günümüzde yetkili makamların hazırladığı takvimlerde farz namazların vakitleri Kur’ân ve sünnette belirtilen esaslara göre tesbit edilmektedir.
Vitir namazının vaktinin başlangıcı, yatsı namazından sonradır. Vitrin sonu ise, ikinci fecrin doğmasından biraz önceye kadardır.
Teravih namazının vakti, tercih edilen görüşe göre, yatsı namazından sonradır, sabah namazının vaktine kadar devam eder. Teravih, vitir namazından önce de, sonra da kılınabilir. Ancak yatsı namazı kılınmazdan önce, teravih namazı kılınsa, iadesi gerekir.
Bayram namazlarının vakti, güneş doğup, kerahet vakti çıktıktan sonra başlar, güneşin gökyüzünde en yüksek noktaya çıkışına (istivâ) kadar devam eder.
Hiçbir namazın kılınamayacağı üç mekruh vakit vardır: a) Güneşin doğmasından, yükselmesine kadar geçen süre ki bu yaklaşık 45-50 dakika sürer. b) Güneşin tam tepe noktasında bulunduğu zaman. c) Güneşin batma zamanı. Güneşin batmasına yakın, yalnız o günün ikindi namazının farzı kılınabilir.
Nâfile namaz kılmanın mekruh olduğu vakitler: a) İmsak vakti girdikten sonra yalnız sabah namazının sünneti kılınabilir. b) Sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğuncaya kadar. c) İkindi namazını kıldıktan sonra güneş batıncaya kadar. d) Akşam namazının farzından önce. e) Bayram namazlarından önce. f) Arafat ve Müzdelife’de birleştirilerek kılınan iki farz namaz arasında. g) Farz namazın vakti daralınca. h) Sabah namazı dışında, farz için kamet getirilirken. i) Cuma günü hatip minbere çıktığından, Cuma namazı sonuna kadar nâfile namaz kılmak mekruhtur.
6) Niyet
Niyet; azmetmek, kesin olarak istemek, kastetmek demektir. Namaz konusunda niyet, Allah için namaz kılmayı istemek ve hangi namazın kılınacağını bilmektir.
Namazda niyetin farz olduğu konusunda İslâm âlimlerinin görüş birliği vardır. Ancak çoğunluk bunu sıhhat şartı sayarken, Şâfiîler ve bazı Mâlikîler rükun sayarlar.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
AYET: “Oysa onlara, dini yalnız Allâh’a özgü kılarak ve hanîfler olarak O’na kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. İşte sağlam din budur.” [17]
Sayısı tevâtüre ulaşan râvîlerce nakledilen bir hadiste şöyle buyurulur:
HADİS: “Ameller niyetlere göredir. Herkes için niyet ettiği şey vardır.” [8]
Namaza niyetin kalp ile yapılması yeterli ise de, dille de söylenmesi çoğunluk fakihlere göre müstehaptır.
Niyetin iftitah tekbirine yakın olması menduptur. Fakat tekbirden sonra yapılacak bir niyet ile namaz sahih olmaz. Tercih edilen görüş budur. Başka bir görüşe göre ise, tekbirden sonra Sübhaneke’den veya Eûzü’den önce yapılacak bir niyet ile de namaz caiz olur.
Farz namazlarda veya vitir, tilâvet secdesi, adak namazı ve bayram namazları gibi vâcip bir namazda, bunların belirlenmesi gerekir. Nitekim namazları kaza ederken de hem vaktin hem de, “ilk veya son kazaya kalan” şeklinde günün belirlenmesi gereklidir. Meselâ; “Bugünkü sabah namazının farzına veya cuma namazına veya vitir yahut bayram namazına” diye niyet edilir.
Nâfile namazlarda; “Niyet ettim, şu vaktin ilk sünnetini” veya “son sünnetini kılmaya” denilir. Bununla birlikte, nâfilelerde “namaz kılmaya” diye mutlak niyet de yeterlidir.
Namaza başlarken yapılan niyetin namazın sonuna kadar hatırda tutulması gerekmez. Buna göre, bir kimse bir vaktin farz namazına niyet ederek namaza başlasa, daha sonra nâfile kılıyormuş gibi bir zan ile namazını tamamlasa, namazın başında niyetlendiği farz namazı kılmış sayılır.
İmama uyan kimsenin, kılacağı namazı ve imama uyduğunu belirtmesi gerekir.
Bir imamın erkek cemaate imam olmak için niyet etmesi şart değildir. İmamın, “bana uyanlara imam oldum” gibi genel olarak yapacağı niyet kadın cemaati de kapsar ve böyle genel bir niyet daha uygundur.
NAMAZIN FARZLARI(DIŞINDAKİLER 1) Hadesten Tahâret Namaz abdesti olmayan, cünüp, âdetli veya loğusa bulunan kimselerin durumuna “hades hâli” denir. Bunlardan namaz abdesti gerekenin suyla abdest alması, gusül yapması gerekenin de suyla boy abdesti alması veya su bulunamaması ya da bulunup da kullanılamaması durumunda teyemmüm abdesti alması ile “hadesten temizlenme” meydana gelir. Abdestsizlik hâline “küçük hades”, cünüplük ve bu hükümde olanlara “büyük hades” denir. Bunlardan temizlenme maddî kirleri giderme, beden sağlığını koruma gibi yararlar yanında, kişiyi Yüce Rabb’ine ibadete hazırlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: AYET: “Ey îman edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başınızın bir bölümünü meshedin ve topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz, iyice temizlenin… Eğer su bulamazsanız temiz toprakla teyemmüm edin.” [1] Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: HADİS: “Sizden birinizin namazı, abdestsiz olduğunda abdest almadıkça kabul olunmaz.” [2] Farz, vâcip, sünnet veya nâfile namaz veya tilâvet yahut şükür secdesi gibi eksik namaz için abdestli bulunmak şarttır. Abdestsiz kılınacak bir namaz geçerli olmaz. Namaz kılarken herhangi bir sebeple abdest bozulsa, namaz da bozulmuş olur. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: HADİS: “Sizden biri, namazda yellendiği zaman, namazdan ayrılıp abdest alsın ve namazını iade etsin.” [3] 2) Necâsetten Tahâret Namazdan önce beden, elbise veya namaz kılınacak yerin, kan, idrar, dışkı gibi dinen pis sayılan şeylerden temizlenmesi gerekir. Bu temizlik, namazın geçerli olması için ön şarttır. Elbisede veya namaz kılınan yerde, ayak, el ve dizler ile sağlam görüşe göre alnın konulacağı yerde dört gramdan (1 miskal) fazla insan dışkısı gibi katı veya avuç içinden daha geniş alana yayılan kan, insan sidiği veya şarap gibi sıvı bir şey bulunsa, namaz sahih olmaz. Mekke’de İslâm’ın başlangıç günlerinde inen bir âyette, “(Ey habibim!) Giysilerini temizle.” buyurulmuştur.[4] HADİS: bn Sîrin, buradaki emrin elbisedeki pisliği su ile temizlemek olduğunu söylemiştir. Yine Mekke dönemine ait bir âyette, namaz sırasında güzel giysilerin giyilmesi istenir.[5] İbâdet yeri temizliği ise bütün İbrâhimî dinlerde ortak bir değer olup, Kâbe-i Muazzama’da sembolleşmesi Kur’ân’da şöyle belirtilir: AYET: “Biz, İbrahim ve İsmail’e; tavaf edenler, ibâdete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evim’i (Kâbe’yi) temiz tutun, diye emretmiştik.” [6] Temizlikleri ümmete örnek gösterilen Medine’li Kuba halkı Kur’ân’da şöyle övülür: AYET: “Orada, temizlenmeyi seven kimseler vardır. Şüphesiz Allah çok temizlenenleri sever.” [7] 3) Setr-i Avret Erkeklerin örtmesi farz olan avret yeri; göbekleri altından diz kapaklarına kadar olan kısımdır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: HADİS: “Erkeğin avret yeri, göbeği ile diz kapağı arasıdır.” [8] Kadınların yüzleriyle ellerinden başka, sarkan saçları dahil bütün bedenleri avret yeri sayılır. Yüzleriyle elleri ise namazda ve bir fitne korkusu bulunmadıkça namaz dışında avret değildir. Sağlam görülen görüşe göre, ayakları avret değildir, fakat kolları ile kulakları ve salıverilmiş saçları avrettir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا “AYET: Kadınlar, kendiliğinden görünen dışında, süs yerlerini açmasınlar.” [9] Hz. Peygamber, HADİS: “kendiliğinden görünen yerler” i, “eller ve yüz” olarak açıklamıştır.[10] Diğer yandan, Hz. Âişe’den nakledilen, kadının namaz kılarken başını örtmesi gerektiğini bildiren hadis de, saçların örtme kapsamına girdiğini gösterir.[11] Buna göre kadının baş veya uyluk gibi bir uzvunun dörtte biri, bir rükun edâ edecek kadar açık kalsa, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre namaz bozulur. Ebû Yûsuf’a göre ise, kadının baş veya başka bir uzvunun yarıdan fazlası açık bulunmadıkça namazı bozulmaz. İlk görüşteki müctehitler dörtte birini tamamı hükmünde sayarken, Ebû Yûsuf yarıdan fazlayı tam hükmünde saymıştır. Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise veya çoraplarla avret yeri örtülmüş sayılmaz. Çünkü bununla örtünme gerçekleşmez. Şâfiîler’e göre, vücut hatlarını belli eden dar elbiseyle namaz kılmak kadınlar için mekruhtur, erkeklerin de böyle bir giysiyi terk etmesi daha uygundur.[12]
4) İstikbâl-i Kıble
Namaz kılarken kıbleye yönelmek demektir. Müslümanların kıblesi Mekke’de bulunan Kâbe’dir. Hz. Peygamber ve sahâbiler namazlarını Medine döneminin ilk bir buçuk yılında, Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya doğru kılmışlardı. Bedir Gazvesi’nden iki ay kadar önce inen;
AYET: “Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de olduğunuz yerde, yüzünüzü onun tarafına çevirin.” âyetiyle, kıble Kâbe’ye çevrildi.[13]
Kâbe’yi gözle gören kişi, bizzat Kâbe’nin kendisine yönelir. Kâbe’den uzakta bulunan kişi ise, onun bulunduğu tarafa yönelir. Yüzünü ve yönünü o tarafa çevirmesi yeterlidir. Kıble yönünün tam olarak bilinememesi durumunda, araştırma yapılır ve yoğunlaşmış kanaate göre yönelerek namaz kılınır. Araştırma eski veya yeni bir mihrabı esas almak, bilen güvenilir bir kişiye sormak, pusula ve benzeri âletler, kutup yıldızı, güneş, ay, rüzgârın esme yönü gibi kanıtlar yardımıyla yapılır. Kıble hakkında bilgisi olan kimseyi bulan kişi, onun verdiği habere uyar. Namaz içinde iken uyarılırsa, uyarılan yöne dönmesi gerekir. Hz. Peygamber’in ve sahabenin uygulaması böyle olmuştur.[14]
Bir kimse namazda iken, bir özür olmaksızın göğsünü kıble tarafından çevirecek olsa namazı bozulur. Otomobil, otobüs, tren, vapur, uçak, at gibi binek üzerinde her türlü nâfile namaz kılınabildiği gibi, yere inip kılma imkânı bulunmayan durumlarda farz namaz da kılınabilir. Binek üzerinde kıble tarafına yönelme veya kıble yönünü izleme imkânı olmayınca, mümkün olan tarafa doğru namaz kılınır. Çünkü yükümlülükler gücün yetmesiyle sınırlıdır.
Sonuç olarak Müslümanların bütün namazlarda, yeryüzünün en eski ve en kutsal mabedi olan Kâbe-i Muazzama’ya yönelmeleri, aralarındaki birliğin, nizam ve intizamın, ortak ibadet sevincinin ifadesidir.
5) Vakit
Farz namazlar ile bunların sünnetleri, vitir namazı, teravih ve bayram namazları için vakit de şarttır. Farz namazlar; sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı namazlarıdır. Cuma namazı da öğle namazı yerine geçer. Vaktinden önce kılınacak farz namaz sahih olmadığı gibi, vaktinden sonraya bırakılan namaz da kazaya kalmış olur. Cuma, bayram namazları, cenaze namazı ve sünnet namazlar kaza edilmez.
Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli âyetlerinde
AYET: “salât, tesbih, hamd ve secde etmek” gibi “parça zikredip bütünü kastetme” yoluyla namaz vakitlerine işaret edilir. Ayrıca namazın müminlere, vakitli olarak farz kılındığı bildirilir.[15]
HADİS: Yaygın kabule göre, namazın farz kılındığı Mîraç gecesinin ertesi günü Cebrail (a.s.), Hz. Muhammed’e gelerek, bizzat imamlık yapmış ve namaz vakitlerinin başlangıç ve bitiş zamanlarını göstermiştir.[16]
Günümüzde yetkili makamların hazırladığı takvimlerde farz namazların vakitleri Kur’ân ve sünnette belirtilen esaslara göre tesbit edilmektedir.
Vitir namazının vaktinin başlangıcı, yatsı namazından sonradır. Vitrin sonu ise, ikinci fecrin doğmasından biraz önceye kadardır.
Teravih namazının vakti, tercih edilen görüşe göre, yatsı namazından sonradır, sabah namazının vaktine kadar devam eder. Teravih, vitir namazından önce de, sonra da kılınabilir. Ancak yatsı namazı kılınmazdan önce, teravih namazı kılınsa, iadesi gerekir.
Bayram namazlarının vakti, güneş doğup, kerahet vakti çıktıktan sonra başlar, güneşin gökyüzünde en yüksek noktaya çıkışına (istivâ) kadar devam eder.
Hiçbir namazın kılınamayacağı üç mekruh vakit vardır: a) Güneşin doğmasından, yükselmesine kadar geçen süre ki bu yaklaşık 45-50 dakika sürer. b) Güneşin tam tepe noktasında bulunduğu zaman. c) Güneşin batma zamanı. Güneşin batmasına yakın, yalnız o günün ikindi namazının farzı kılınabilir.
Nâfile namaz kılmanın mekruh olduğu vakitler: a) İmsak vakti girdikten sonra yalnız sabah namazının sünneti kılınabilir. b) Sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğuncaya kadar. c) İkindi namazını kıldıktan sonra güneş batıncaya kadar. d) Akşam namazının farzından önce. e) Bayram namazlarından önce. f) Arafat ve Müzdelife’de birleştirilerek kılınan iki farz namaz arasında. g) Farz namazın vakti daralınca. h) Sabah namazı dışında, farz için kamet getirilirken. i) Cuma günü hatip minbere çıktığından, Cuma namazı sonuna kadar nâfile namaz kılmak mekruhtur.
6) Niyet
Niyet; azmetmek, kesin olarak istemek, kastetmek demektir. Namaz konusunda niyet, Allah için namaz kılmayı istemek ve hangi namazın kılınacağını bilmektir.
Namazda niyetin farz olduğu konusunda İslâm âlimlerinin görüş birliği vardır. Ancak çoğunluk bunu sıhhat şartı sayarken, Şâfiîler ve bazı Mâlikîler rükun sayarlar.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
AYET: “Oysa onlara, dini yalnız Allâh’a özgü kılarak ve hanîfler olarak O’na kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. İşte sağlam din budur.” [17]
Sayısı tevâtüre ulaşan râvîlerce nakledilen bir hadiste şöyle buyurulur:
HADİS: “Ameller niyetlere göredir. Herkes için niyet ettiği şey vardır.” [8]
Namaza niyetin kalp ile yapılması yeterli ise de, dille de söylenmesi çoğunluk fakihlere göre müstehaptır.
Niyetin iftitah tekbirine yakın olması menduptur. Fakat tekbirden sonra yapılacak bir niyet ile namaz sahih olmaz. Tercih edilen görüş budur. Başka bir görüşe göre ise, tekbirden sonra Sübhaneke’den veya Eûzü’den önce yapılacak bir niyet ile de namaz caiz olur.
Farz namazlarda veya vitir, tilâvet secdesi, adak namazı ve bayram namazları gibi vâcip bir namazda, bunların belirlenmesi gerekir. Nitekim namazları kaza ederken de hem vaktin hem de, “ilk veya son kazaya kalan” şeklinde günün belirlenmesi gereklidir. Meselâ; “Bugünkü sabah namazının farzına veya cuma namazına veya vitir yahut bayram namazına” diye niyet edilir.
Nâfile namazlarda; “Niyet ettim, şu vaktin ilk sünnetini” veya “son sünnetini kılmaya” denilir. Bununla birlikte, nâfilelerde “namaz kılmaya” diye mutlak niyet de yeterlidir.
Namaza başlarken yapılan niyetin namazın sonuna kadar hatırda tutulması gerekmez. Buna göre, bir kimse bir vaktin farz namazına niyet ederek namaza başlasa, daha sonra nâfile kılıyormuş gibi bir zan ile namazını tamamlasa, namazın başında niyetlendiği farz namazı kılmış sayılır.
İmama uyan kimsenin, kılacağı namazı ve imama uyduğunu belirtmesi gerekir.
Bir imamın erkek cemaate imam olmak için niyet etmesi şart değildir. İmamın, “bana uyanlara imam oldum” gibi genel olarak yapacağı niyet kadın cemaati de kapsar ve böyle genel bir niyet daha uygundur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)