pub-6450042492155979google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 İSLAMDA NAMAZ

Sayfalar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

24 Mart 2021 Çarşamba

13-) SEHVİ SECDE NEDİR NASIL YAPILIR

SEHVİ SECDE NEDİR NASIL YAPILIR
Hanefi mezhebine göre sehiv secdesi, bir namazın kusurlu kılınması hâlinde, bu kusuru düzeltmek maksadı ile namazın sonunda (son oturuşta Tahiyyatı okuduktan sonra) yapılan secdedir. Kusur genellikle namazda farzın te'hiri, vâciblerden birinin unutularak yapılmaması (terki), yahut sonraya bırakılması (tehiri) yahut da vaktinden önce yapılması (takdimi) suretiyle ortaya çıkar. Namaz içinde bu yanlışlıklar hatırlanırsa namaz sonunda sehiv secdesi yapılır. Sehiv secdeleri vâcibdir.
Sehiv Secdesinin Yapılışı Nasıldır?
Son oturuşta Tehıyyât okunduktan sonra, imam olan kimse sadece sağ tarafına, yalnız kılan ise iki tarafına da selâm verir ve hemen ardından "Allahü Ekber" diyerek iki defa secdeye varır. İkinci secdeden sonra doğrulup oturur ve yeniden Tehıyyâtı, salâvat ve duaları okuyarak selâm verir. Böylece sehiv secdesi yerine getirilmiş olur. Namaz kılan kimse şayet selâm verdikten sonra yanıldığını hatırlarsa, yönünü kıbleden çevirmemiş ve henüz konuşmamış ise, sehiv secdesini yapabilir. Fakat yerinden kalkmış, yönünü kıbleden çevirmiş veya konuşmuş ise, artık sehiv secdesi yapamaz. Namaz sahihtir, ancak sehiv secdesi yapılmadığı için sevabı noksandır. Vâciblerden biri, terkedilirse namaz geçerli olur. Ancak vacibi terketmekten dolayı günah işlemiş olur. Sehiv secdesi yapan imama iktida sahihtir.
Hanefi Mezhebine Göre Sehiv Secdesini Gerektiren Haller:
1. Fâtiha'dan sonra zamm-ı sûre okumadan rükû'a gitmek. Rükû'da iken hatırlarsa, doğrulup sûreyi okur, sonra tekrar rükû'a gider. Namazın sonunda da sehiv secdesi yapar.
2. Unutarak Fâtiha'yı iki kere okumak.
3. Vitir namazlarının tekbir ve kunut duasını unutmak. Rükûda iken hatırlasa, doğrulup kunut okumaz. Sonunda sehiv secdesini yapmakla yetinir.
4. Dört rekâtlı namazlarda, iki rekât kıldıktan sonra oturmayı unutarak üçüncü rekâta kalkmak, yani, ilk oturuşu terketmek. Bu durumda bakılır: Eğer namazı kılan kişi tamamen kalkmış veya kalkmaya daha yakın bir durumda ise, oturmaz; namazı bitirip sonunda sehiv secdesi yapar. Eğer oturmaya daha yakın bir halde ise, oturur; sonunda da sehiv secdesi yapmaz. Tam kalktıktan sonra oturmak ise, namazı bozar.
5. Birinci oturuşta Tehıyyât'ı okuduktan sonra hemen kalkmayıp salâvatları ve duaları okumak yahut da bir rükün edâ edecek kadar gecikmek. Bu durumda eğer salâvattan okunan kısım bir cümle teşkil eder ise (Allahümme salli alâ Muhammedin demek gibi) namazın sonunda sehiv secdesi yapılır. Fakat okunan kısım bir cümle teşkil etmemişse, sehiv secdesine gerek yoktur.
6. Dört rekâtlı farz namazlarda, son rekâtta oturmaksızın beşinci rekâta kalkılacak olsa, beşinci rekâtın kıyam, kırâet ve rükû'u tamamlanıp secdeye gidilmedikçe, dönüp tekrar oturulur. Tehıyyâtdan sonra selâm verilip sehiv secdesi yapılır. Çünkü bu durumda farz olan son oturuş te'hire uğramıştır. Fakat beşinci rekât için secde yapılmış olursa, bu namaz nâfileye döner. Artık buna bir rekât daha ilâve ederek, altı rekâtlık bir nâfile namazı kılınmış olur. Dolayısıyla sehiv secdesi de gerekmez. O farzı yeniden kılması gerekir.
7. Dört rekâtlı bir farz namazın son ka'desinde teşehhüd miktarı oturduktan sonra kalkan kimse, hemen oturup selâm verir. Tekrar Tehıyyat okumasına gerek yoktur. Hâtta oturmadan ayakta bile selâm verebilir. Zira farz olan oturuşu yapmıştır. Yalnız ayakta selâm vermekle sünneti terketmiş olur. Sonunda ayrıca sehiv secdesi de lâzımdır. Çünkü selâm te'hire uğramıştır.
8. İmama sonradan yetişen kimse, kendi kıldığı rekatlar içinde hata yaparsa, o hatası için sehiv secdesi yapar.
9. İmamın, açıktan okuması vâcib olan yerlerde gizli; gizli okuması vâcib olan yerlerde de açık okuması... Meselâ, öğle namazında Fâtiha ve zamm-ı sûreyi sesli okuması, akşam namazında da içinden okuması gibi. Namazdaki tesbih ve tekbirlerin cehren okunması, sehiv secdesini icab ettirmez.
10. Namaz içinde Fâtiha okunduktan sonra, hangi ayet veya sureyi okuyacağı bir müddet tefekkür edilse, sehiv secdesi icab eder. Çünkü vâcib te'hire uğramıştır. Bu süre bir ayet okuyacak kadar veya bir rükü ve ya secde yapacak kadar bekleme süresi esas alınır.
Bir rüknü veya bir vacibi yerine getirirken meydana gelecek bir dalgınlık ve bir düşünce ise, sehiv secdesi gerektirmez.
11. Ta'dîl-i erkânın terki, sehiv secdesini gerektirir.
12. Namazda sehiv secdesini icab eden birkaç hatadan dolayı tek sehiv secdesi yeterlidir.
13. Herhangi bir namazın bir rüknünü tekrar etmek, sehiv secdelerini gerektirir. Bir rekatta iki defa rükü veya üç defa secde yapılması gibi. Birinci ve ikinci rekatlarda Fatiha'nın tekrarlanarak okunması veya arka arkaya okunması veya rüku, secde ve teşehhüdde Kur'an okunması da böyledir. Fakat üçüncü veya dördüncü rekatlarda Fatiha'nın iki defa okunması veya bunlarda Fatiha ile beraber başka bir surenin de okunması yahut yalnız başka bir sürenin okunması sehiv secdelerini gerektirmez. Çünkü bu takdirde bir vacib terk edilmiş veya geciktirilmiş ve Kur'an da meşru olan yerin başkasında okunmuş olmaz. Ancak bu halde rekatlar, önceki, rekatlarden daha fazla uzatılmış ve cemaata da ağırlık verilmiş olursa, kerahetten korunmuş olmaz.
Sehiv secdesinde, iki secde ile Tehıyyât'ı okumak ve selâm vermek vâcibdir. Tehıyyât'dan sonraki salâvat ve dualar ve secdedeki tekbirler ve tesbihler ise sünnettir.
* Bir namaz içinde, o namazın rekâtları sayısında şüphe etmek, namaz kılan kimse vesveseli biri değilse, kılınan namazı iptâl eder. Yeniden kılmak gerekir. Nitekim vakit varken, namazı kılıp kılmadığında tereddüd eden de o namazı kılar. Namazı tamamladıktan sonra rekât sayısında şüpheye itibar yoktur. Ancak noksan kıldığını kesin olarak anlarsa, namazı yeniden kılar.

21-) NAMAZIN FARZLARI(İÇİNDEKİLER)

NAMAZIN FARZLARI(İÇİNDEKİLER)
1. İftitah Tekbiri:
Namaz kılan kişinin ayakta ve kendisinin işitebileceği kadar bir sesle “Allahu ekber” demesine “iftitah tekbiri” (Allah’ı ta’zime başlama) veya “tahrime” denir. Bu tekbirle namaza girilmiş ve dış âlemle ilgi kesilmiş olur. İftitah tekbiri namazın önünde bulunması sebebiyle şarta benziyorsa da, rükünlere bitişik olması yüzünden, o da bir rükün sayılmıştır.
Namaza iftitah tekbiri ile başlamanın farz oluşu Kitap ve sünnet delillerine dayanır:
Allah Teâlâ;

AYET: “Rabb’ini yücelt” [2] buyurur. Hz. Peygamber (s.a.s) de şöyle buyurmuştur:

HADİS: “Namazın anahtarı temizliktir, başlaması ise tekbirdir.” [3]

HADİS: “Allah Teâlâ abdesti yerli yerinde alıp, sonra kıbleye dönerek “Allahu ekber” demedikçe bir kimsenin namazını kabul etmez.” [4] Hz. Peygamber yanlış namaz kılan bir sahabiye, namazı tarif ederken;

HADİS: “Namaza kalktığın zaman tekbir getir” [5] buyurmuştur.

HADİS: Hz. Peygamber’in namaza başlarken tekbir alarak, ellerini kulaklarının hizasına kadar kaldırdığına dair çeşitli hadisler nakledilmiştir.[6]

HADİS: Şâfiî ve Hanbelîlere göre, elleri tekbir alırken, rükûa eğilirken ve rükûdan doğrulurken omuz hizasına kadar kaldırmak sünnettir.[7]
Ayakta duramayan kişi oturarak tekbir alabilir. Tekbir, gücü yetenler için Arapça alınır. Başka dilde olmaz. Arkasındaki cemaate duyurabilmesi için imamın tekbiri açıktan alması müstehaptır. Dilsiz veya başka dilde tekbir getirmekten âciz olan kimseden, tekbir getirme farîzası düşer. Tekbirin yalnız bir bölümünü söylemeye gücü yetene, o kısmın bir anlamı varsa gücünün yettiği kadarı yeterli olur.
Allah Teâlâ’yı yüceltme anlamı taşıyan “Allah kebir” veya “Allah azîm” gibi başka sözlerle tekbir alınması yahut yalnız “Allah” denilmesi de farz için yeterlidir. Ancak, “Allahümmağfirlî (Allah’ım beni bağışla”), “estağfirullah (Allah’tan, bağışlanmamı dilerim)”, “eûzubillah (Allah’a sığınıyorum)” veya “bismillah (Allah’ın adı ile başlıyorum)” gibi sözlerle namaza başlanmış olmaz. Çünkü bunlar birer dua cümlesi olup, yalnız ta’zimi ifade etmez. Hanefîlere göre, namaza “Allahuekber (Allah her şeyden yücedir)” sözü ile başlamak vâcip, bu sözden başkasını tercih etmek ise tahrimen mekruhtur.
Ekber yerine “ekbâr” veya Allah yerine “Âllah” şeklinde uzatarak okumak anlamı bozacağı için bununla namaza başlanmış olmaz. Namaz içinde böyle bir okuyuş da namazı bozar. Ekber’in “kâf”ını yumuşak okuyarak “egber” denilmesi namaza zarar vermez. Çünkü bundan kaçınmak güçtür.
İmama uymak üzere alınan iftitah tekbirinin tamamının ayakta alınması gerekir. Buna göre, rükû halindeki imama uyan kimse, kıyamda iken “Allah” deyip, “ekber” lafzını rükûda iken söylese, bununla imama uymuş olmaz. Yeniden doğrulup tekbir alması gerekir. Bunu yaparken rükûu kaçırsa, eksik kalan bu rekâtı namazın sonunda tamamlar.
Ebû Hanîfe’ye göre, Arapça dışında bir dilde tekbir getirmek de yeterlidir. Çünkü Allah Teâlâ;

“Rabb’inin ismini anıp, namaz kılan mutlaka kurtuluşa ermiştir” [8] buyurur.

HADİS: Bu kişi de Allah’ı anmıştır. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Şâfiî (r.aleyhîm)’e göre ise, bir kimse ancak, Arapça okuyuşu güzel yapamaması durumunda başka dilde tekbir getirebilir. Eğer Arapça’yı güzel telaffuz edebiliyorsa, başka dilde tekbir alması yeterli olmaz.[9]

HADİS: Çünkü Rasûlullah (s.a.s) “Beni namaz kılarken gördüğünüz gibi namaz kılınız.” [10] buyurmuştur.
Tekbir niyetten sonra alınmış olmalı ve imama uyan kimsenin tekbiri imamın tekbirinin önüne geçmemelidir.
2. Namazda Kıyam:
Kıyam; doğrulmak, dik durmak, ayakta durmak demektir. Gücü yetenin farz veya vâcip namazlarda başlangıç tekbiri ve her rekâtta Kur’an’dan okunması gerekli olan en az miktarı okuyacak kadar bir süre ayakta durmak namazın rükünlerindendir. Buna göre, ayakta durmaya gücü yeten kimsenin oturarak kılacağı bir farz veya vâcip namaz caiz olmaz. Rükünleri yerine getirmek farz olduğu için, özürsüz olarak bir farzı terk etmek namazın sıhhatine engel olur.[11]

Kur’an’da, “Allah’a itaat ederek ayakta durun” [12] buyurulur.

Bir rahatsızlığı yüzünden ayakta namaz kılmakta zorlanan İmran İbn Husayn (r.a)’ın sorusu üzerine Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştur:

HADİS: “Namazı ayakta kıl, eğer buna gücün yetmezse oturarak, yine gücün yetmezse yaslanarak kıl.” Nesâî’nin rivâyetinde şu ilâve vardır: “Eğer gücün yetmezse sırt üstü kıl. Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.” [13]
Bu duruma göre, hasta ayakta namaz kılmaya güç yetiremez veya ayağa kalkınca hastalığının artmasından veya uzamasından yahut da şiddetli ağrı duymasından korkarsa, namazı oturduğu yerde kılar, gücü yeterse rükû ve secdeye varır. Çünkü zorluk kolaylığı celbeder, zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur.
Bir hasta, bir yere dayanarak ayakta namaz kılabildiği sürece, farz namazları oturarak kılamaz.
Yine bir süre ayakta kılmaya gücü yeten kimse o kadar ayakta durur, sonra oturarak namazını tamamlar. Hatta yalnız iftitah tekbirini ayakta alabilen kimse, bu tekbiri ayakta alır, sonra oturup namazını kılar, başka türlü yapamaz.
Rahatsızlığı yüzünden secdeye tam olarak eğilemeyen kimsenin, secde yerini sandalye veya yastık gibi bir şeyle yükseltmesi gerekmez. Rükû ve secdeleri gücünün yettiği kadar eğilerek ima ile yapar. İmâ; namazda başı önüne doğru eğmek suretiyle yapılan işarettir.
Câbir (r.a)’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Hz.Peygamber (s.a.s) bir hasta ziyaretine gitmişti. Hastanın yastık üzerine konulan bir tahtaya secde ettiğini gördü. Allah Elçisi derhal bunları kaldırtarak şöyle buyurdu: “Eğer gücün yeterse, namazı yer üzerinde kıl. Buna gücün yetmezse, ima ile namaz kıl ve secdeni rükûundan daha çok eğilerek yap.” [14]
Oturmaya da gücü yetmeyen kişi, namazını sırtüstü yatarak kılar. Ayaklarını kıbleye karşı uzatır, rükû ve secdesini imâ ile yapar.
Yanı üzerine yatmakta olan bir hastanın yüzü kıbleye yönelik olduğu halde ima ile namaz kılması caizdir. Ancak sırtüstü yatarak ima ile namaz kılmak, yanı üzerine yatıp kılmaktan daha uygundur. Çünkü bu durumda, hastanın yüz kısmının kıbleye yönelmesi daha kolaydır.
Başı ile de ima yapamayacak kadar rahatsız olan kişi, namazı iyileşme zamanına erteler. Göz, kaş veya kalple yapılacak ima geçerli olmaz. Çünkü, namazın bir rüknü, ancak başın hareketiyle yerine getirilebilir. Diğerleriyle bu mümkün olmaz. Bu, Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. Ebû Yusuf’a göre, bu durumda kalbi ile imada bulunamazsa da, göz ve kaşları ile imada bulunur. İmam Züfer ile İmam Şâfiî’ye göre, kalbi ile de imada bulunarak namazını kılar.
Başka bir rivâyete göre böyle bir hastanın güç yetirememesi bir gün ve bir geceden fazla sürerse, bu süreye ait namazları aklı başında olsa bile düşer. Bunları kaza etmesi gerekmez. Çünkü namaz kılmaya gücü yetmemiş olur.
Baygın veya komada olan, ya da aklı giden kişi, tam bir gün ve bir gece geçmeden kendine gelse, bu süreye ait namazları kaza eder. Bu durum bir gün ve bir geceden uzun sürerse namazları düşer. Bu konuda Ebû Hanîfe 24 saati ölçü alırken, İmam Muhammed, kaçırılan namaz sayısını ölçü almıştır. Bu yüzden İmam Muhammed’e göre, kaçırılan namazlar beşten fazla ise düşer, az ise düşmez. Bu görüş daha uygun görülmektedir.
Namaz kılarken rahatsızlanan kimse, namazın geri kalan bölümünü gücünün yettiği şekilde tamamlar. Bir hastalık sebebiyle oturarak namaz kılmakta olan kimse, rükû ve secde ettikten sonra iyileşse, namazına ayakta devam eder.
Rükû ve secdeyi tam olarak yapmaya gücü yeten bir hasta, ima ile namaz kılsa, bu yeterli olmaz ve namazını yeniden kılması gerekir. Çünkü rükû etmeye gücü yetenin ima ile namaz kılana uyması caiz değildir. Bu mesele ona kıyas edilmiştir.
Bir özür bulunmadıkça farz namazlar hayvan üzerinde kılınamaz. Vitir namazı, cenaze namazı, tilâvet secdesi ve kaza namazı bu hükümdedir. Ebû Hanife’den bir rivâyete göre, sabah namazının sünneti de bir özür bulunmadıkça hayvan üzerinde kılınamaz.
Hareket halindeki nakil araçları, yürümekte olan bir hayvan hükmündedir. Bu yüzden bir zarûret bulunmadıkça, bunların üzerinde farz veya vâcip namazlar kılınamaz. Yerinde duran bir araç ise, yer üzerindeki bir karyola ve divan gibidir. Bunların üzerinde namaz kılınabilir.
Hareket halindeki bir gemi içinde, bir özür bulunmasa da, bütün namazlar oturularak kılınabilir. Fakat ayakta kılınması daha faziletlidir. Bu, Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. O’na göre, gemide çoğunlukla baş dönmesi olur. Çoğunluk ise sürekli var hükmündedir.
Deniz kenarında veya ortasında duran bir gemi dalga yoksa, yer hükmünde olup, içinde ayakta namaz kılınır. Fakat dalga varsa, hayvan hükmünde olur. Bu yüzden mümkün olursa namazı dışta kılmak gerekir.
Uçak, denizdeki gemi hükmündedir. Çünkü bunların hareketi veya durması yolcunun elinde değildir.
Hayvan üzerinde namaz kılan kimse rükû ve secdeleri ima ile yapar. Secde için rükûdan daha fazla eğilir. Hayvan üzerinde bir şey üzerine, meselâ; hayvanın eğerine, başını koyarak secde etmek mekruhtur.
Sünnet ve müstehap namazlar, bir özür bulunmasa da oturularak kılınabilir. Çünkü nâfile namazlar, kolaylık ve yumuşak muâmele esasına dayanır. Diğer yandan nâfileler çoktur. Eğer bunlarda “kıyam” zorunluluğu olursa, zorluk verir ve insanlar nâfilelerden uzaklaşabilir. Ancak bununla birlikte, nâfile namazları da ayakta kılmak daha faziletlidir, bu konuda görüş birliği vardır. Ebû Hanîfe’ye göre, yalnız sabah namazının sünneti bunun dışındadır. Teravih namazını oturarak kılmak caiz ise de, bunda kerâhet vardır.
Ayakta nâfile namaz kılmakta olan kimse, yorulsa, bir yere dayanarak veya oturarak namaza devam edebilir. Böyle bir özür bulunmayınca bir yere dayanmak veya oturmak mekruhtur. Ancak, bir kimse oturarak kılmakta olduğu nâfile bir namazı, kalkıp ayakta tamamlayabilir. Bunda görüş birliği vardır.
Hanifelere göre, eller uzatıldığında dizlere ulaşmıyorsa, kişi kıyam halinde sayılır. Şâfiîler’e göre, özür olmadıkça kıyamda omurga kemiğinin dik tutulması şarttır.[15]
3. Kıraat:
Kıraat sözlükte, “okumak” demektir. Bir terim olarak “Kur’an okumak” anlamına gelir. İmamın veya tek başına namaz kılanın, nâfile namazlar ile vitir namazının bütün rekâtlarında bir miktar Kur’an-ı Kerim okuması farzdır. Ancak dört veya üç rekâtlı farz namazlarda kıraatin ilk iki rekâtte bulunması vâcip hükmündedir.
Namazda kıraatın farz olan miktarı, Ebû Hanîfe’ye göre, her rekâtta kısa da olsa bir âyettir. Böyle bir âyet okununca bu farz yerine getirilmiş olur. Fakat Ebû Yusuf’a, İmam Muhammed’e ve Ebû Hanîfe’den başka bir rivâyete göre bu miktar kısa üç âyet veya böyle üç âyet miktarı uzun bir âyettir. İhtiyata uygun olan bu görüştür.
Bir harften veya bir kelimeden ibaret olan bir âyetin, meselâ; “Nûn” veya “Müdhâmmetân” âyetlerinin okunması, sağlam görüşe göre yeterli olmaz. Çünkü bu, bir kıraat sayılmaz.
Kıraatın farz oluşu şu delillere dayanır: Allah Teâlâ şöyle buyurur:

AYET: “Kur’an’dan kolayınıza geleni (âyetleri) okuyun.” [16]

Buradaki emir mutlak olduğundan vücub ifade eder. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

HADİS: “Kıraatsız namaz yoktur.” [17]
Yukarıdaki âyet namazda mutlak olarak Kur’an okumayı emretmektedir. Bu yüzden Kur’an adını taşıyan en az okuyuşla kıraat gerçekleşir. Bununla birlikte namaz dışında Kur’an okumak farz değildir. Çünkü yukarıdaki âyet, namazda kıraatle ilgili olarak inmiştir.
Namazda Fâtiha’yı okumak vâciptir. Fâtiha terkedilse, namaz tahrimen mekruh olmakla birlikte sahihtir. Hz. Peygamber’in;

HADİS: “Fâtiha’sız hiçbir namaz yoktur.” [18]

hadisi, Hanefî müctehitlerince “Fâtihasız namazın fazileti yoktur” şeklinde anlaşılmıştır. Çünkü bu hadis;

HADİS: “Mescide komşu olan kimsenin, mescitte kılmadıkça, kılacağı namaz caiz olmaz” [19] hadisine benzemektedir. Gerçekte İslâm âlimleri, bu hadise dayanarak, mescide komşu olanların yalnız başına kılacakları namazın sahih olmadığını söylememişlerdir. Belki cemaat sevabından mahrum kalır ve namazın fazileti azalır, demişlerdir.

İmama uyan kimsenin Kur’an okuması gerekmez. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

AYET: “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, merhamet olunasınız” [20]

HADİS: Ahmed İbn Hanbel şöyle demiştir: “Bu âyetin namazla ilgili olarak indiği konusunda görüş birliği vardır. Âyet namazda dinlemeyi ve susmayı emretmektedir. Dinlemek ise açıktan kıraat yapılan namazlara mahsustur. Susmak hem gizli, hem de açık okunan namazları içine alır. Bu yüzden, cemaatle namaz kılanların açık veya gizli okunan bütün namazlarda susmaları vâciptir.” [21]

Yukarıdaki âyetin uygulama şeklini gösteren hadislerde şöyle buyurulur:

HADİS: “İmamın okuyuşu, kendisine uyan cemaatin de okuyuşudur.” [22]

Bu hadiste, kıraatin açık veya gizli yapıldığı namazlar arasında bir ayırım yapılmaz. Aşağıdaki hadis bu konuda açıktır:

“HADİS: İmam kendisine uyulmak için önder edinilmiştir. Öyleyse, imam tekbir getirince siz de getirin, Kur’an okuyunca, siz susun.” [23] Hz. Peygamber (.s.a.s), öğle namazını kıldırırken, kendisine uyan cemaatten birisinin, O’na işittirecek şekilde, “Sebbihi’sme Rabbike’l-a’lâ” sûresini okuması üzerine, namazın sonunda,

“HADİS: Sizin hanginiz kıraatta bulundu veya Kur’an okuyan kimdi?” diye sordu. Bir adam, ben cevabını verince de şöyle buyurdu:

HADİS: “Sizden birinizin benim okuyuşuma karıştığını sandım” [24]

Bu hadis, gizli okunan namazlarda da cemaatin kıraatta bulunmasının caiz olmadığını gösterir. Durum böyle olunca, açıktan okunan namazlarda cemaatin kıraati öncelikle caiz olmaz. Ebû Hüreyre’nin rivâyetinde, bu namazın sesli okunan bir namaz olduğu zikredilir. Diğer yandan Abdullah İbn Ömer (r.a)

“HADİS: Sizden biriniz imamın arkasında namaz kıldığı zaman, kendisine imamın okuyuşu yeterli olur. Tek başına namaz kılınca ise kıraatte bulunsun.” [25] demiştir.

İmam Mâlik bu delillere dayanarak, imamın arkasında namaz kılan cemaatin, yalnız gizli okunan namazlarda kıraatte bulunması gerektiğini söylemiştir.

Namazda kıraatin sesli (cehrî) yapılmasının anlamı, başkalarının duyacağı ses tonuyla okumak demektir. Buna açıktan okumak veya yüksek sesle okumak denilmektedir. İmamın veya tek başına namaz kılanların gizli (hafî) okuyuşu ise; kendi duyabileceği bir sesle, fısıldar gibi, harfleri yerinden çıkarmak ve niteliklerini uygulamak suretiyle okumasıdır. Buna göre, gizli okumanın üst sınırı en fazla kendi işiteceği şekilde olmalı, yanında bulunanların huşûunu bozacak veya dikkatini dağıtacak şekilde olmamalıdır.

Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre, namazda kıraatin en az miktarı Fâtiha sûresinin okunmasıdır. Dayandıkları delil, “Fâtiha’yı okumayanın namazı yoktur”,

HADİS: “Fâtiha’nın okunmadığı bir namaz yeterli değildir.” [26]

anlamındaki hadislerdir. Farzların ilk iki rekâtında Fâtiha’dan sonra Kur’an’dan bir sûre veya birkaç âyet daha okumak ise sünnettir. Bu üç mezhebe göre kıraat, imam ve tek başına namaz kılan için gerekli olduğu gibi, imama uyan için de gereklidir. Şu var ki imama uyan kişi, sessiz namazda Fâtiha’yı ve ardından eklenecek bir sûreyi, sesli namazlarda sadece Fâtiha’yı okur; Mâlikî ve Hanbelîler’e göre, sesli namazda bir şey okumayıp sadece dinler. Ahmed İbn Hanbel’e göre tercihen hem dinler, hem de imam ara verdiğinde okur. Şâfiîler’e göre “besmele”, Fâtiha sûresinden bir âyet sayıldığı için, onun da kıraat kapsamında okunması gereklidir.

Bir âyetten başkasını okumaya gücü yetmeyen kimse, bu âyeti Ebû Hanife’ye göre bir kere okur. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise bir rekâtta üç kere tekrar eder. Ancak üç âyet okumaya gücü yeten kimse, bir âyeti üç kere tekrar edemez.

HADİS: Bir kimse, âyetü’l-kürsî gibi uzun bir âyetin bir bölümünü bir rekâtta, diğer bölümünü öbür rekâtta okusa bu yeterli olur. Çünkü bunlar üç kısa âyete denk olmuş bulunur.[27]

Kur’an Meâliyle Kıraat:

İslâm’ın ilk yayıldığı beldelerde ana dilin Arapça olması ve Kur’an’ın da bu dilde inmiş olması yüzünden, namazda Arapça’dan başka dille kıraat meselesi, Hz. Peygamber döneminde gündeme gelmemiştir. Ancak Hz. Ömer (ö. 23/643) döneminde Suriye, Irak ve İran beldeleri fethedilince, farklı şiveler ve başka bir dille ibadet problemi gündeme geldi. Çünkü kitleler halinde İslâm’a giren bir yöreye, ilk günden itibaren namaz farz olduğu için, hemen ilk namazı kılmada, başta “Fâtiha” olmak üzere Kur’an’dan bir bölüm okumak (kıraat) gerekiyordu. Ancak Arapça bilmeyen yörelerde, yeni müslüman olan kimselerin bunu yapabilmesi belli bir zaman sürecini gerektiriyordu. İşte böyle bir zamanda İranlılar, aslen İranlı olup, gençliğinde oradan ayrılarak önce hıristiyan olan, İslâm’ı haber alınca da müslüman olarak Medine’ye yerleşen Selman el-Fârisî’ye (ö. 36/656) bir mektup yazdılar. Ünlü Hanefî fakihlerinden Serahsî (ö. 490/1097) bu mektuptan şöyle söz eder: “İranlılar Selman’a bir mektup yazdılar ve Fâtiha’yı Farsça’ya terceme ederek kendilerine göndermesini istediler. Çünkü onlar bunu, dilleri Arapça’ya alışıncaya kadar namazlarında okuyorlardı.”[28]

Ebû Hanîfe (ö. 150/767)’ye göre, Kur’an’ın mucizelik yönü, lafzı gibi anlamında da gerçekleştiği için, Arapça olarak okumaya gücü yeten kimse bile, Kur’an’ın başka dildeki meâli ile namaz kılsa, bununla okuma farzı yerine gelmiş olur, ancak Kur’an’ı asıl dilinde okumadığı için kerâhet işlemiş bulunur. Dayandığı delil; İslâm’dan önceki döneme ait sahife ve kutsal kitaplardan birçok nakillerin, Arapça’ya nakledilerek Kur’an’da yer alması ve yukarıda sözünü ettğimiz Selman (r.a)’ın mektubudur.[29]
Ebû Yûsuf (ö. 182/798) ve İmam Muhammed’e (ö. 189/805) göre ise, Kur’an’ın mucize yönü metin ve anlamda birlikte gerçekleşir. Her ikisine gücü yetenin okuyuşu en güzel olandır. Bunlardan yalnız birisine gücü yeten onunla yetinebilir. Arapça okumayı güzel yapmaya başlayınca artık meali okuması yeterli olmaz. Bu durum rükû ve secdeye gücü yetmeyenin, imâ ile (işaret yoluyla) namaz kılmasına benzer.
Ancak Hanefî mezhebinde tanınan bu ruhsat, Selman el-Fârisî’ye yazılan mektubun sonundaki “dilleri Arapça’ya alışıncaya kadar” ifadesinden de anlaşılacağı gibi, geçici bir süreyi kapsar. Diğer yandan Ebû Hanîfe’nin “özür olmasa bile, Kur’an meâli ile sürekli kıraat” görüşünden rucû ettiği ve bu konuda Ebû Yûsuf’la İmam Muhammed’in görüşüne katıldığı nakledilmiştir.[30]
Abdullah İbn Ebî Evfâ (r.a) şöyle demiştir: “Nebî (s.a.s)’e bir adam gelip, “Ben Kur’an’dan hiçbir şeyi ezberimde tutamıyorum, bana yeterli olacak olanı öğret” dedi. Rasûlullah (s.a.s) ona şöyle demesini bildirdi: Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l- aliyyi’l- azîm.” Anlamı: “Allah’ı tesbih ve tenzih ederim. Her türlü övgü Allah’a aittir. Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah en yücedir. Bütün güç ve kuvvet Allah’a aittir.” Bu kişi dedi ki; bunlar Allah’a ait, kendim için ne isteyebilirim? Nebî (s.a.s) şöyle buyurdu: De ki: Allâhümme’r hamnî ve’r-zuknî ve âfinî ve’hdinî.” Anlamı: “Allah’ım! Bana merhamet et, bana rızık ver, beni affet ve beni doğru yola ilet”. Adam kalkıp gidince, Allah’ın Elçisi elini göstererek şöyle buyurdu: “Bu kişi elini hayırla doldurdu.” [31] Hadis dikkatlice incelenince hamd, tesbih, tekbir ve tehlîli içine aldığı ve bütün bunların Kur’an’ın değişik yerlerindeki âyet parçalarından ibaret olduğu görülür.
Şâfiîler’e göre, hiçbir durumda, Arapça dışındaki bir dille ibadet caiz olmaz. Güzel okuyamayan “ümmî” sayılır ve namazı kıraatsız kılar. Çünkü Farsça dünya kelamı olup, tercemenin ilk cümlesinde namaz bozulur.[32]
Sonuç olarak şunu belirtelim ki, Arapça bilmeyen bir mü’min, ibadetlerinde yıllarca okuduğu Fâtiha sûresi, dua vb. lerinin anlamını da, cümle cümle ezberlemeli ve orijinalini okurken, anlam yönünü de izlemeye çalışmalıdır. Bunun namazda gerçek “huşû” ya yardımcı olacağında şüphe yoktur. Namaz dışında okunan sûre, aşr, hatm veya mukâ’belelerde ise asıl metni okuma yanında, meal, tefsir ve açıklamaya öncelik verilmesi gerektiğinde şüphe yoktur. Çünkü Kur’an; okunmak, anlaşılmak ve gereğince amel edilmek üzere indirilmiştir.
4. Rükû:
Rükû sözlükte “eğilmek” demektir. Namazın ana unsurlarından olan rükû, kıraatten sonra, öne eğilerek, baş ve sırt düz olacak şekilde eller diz kapaklarının üstüne konularak yapılır. Bu yüzden ayakta namaz kılan kimsenin, rükû’ için yalnız başını eğmesi yeterli olmaz, arkasını da eğerek, baş ve sırt düz bir hat meydana getirmelidir. Bu tam bir rükûdur. Özürsüz olarak tam rükû yapmayanın durumuna bakılır; eğer kıyama daha yakın görülürse rükûu geçerli olmaz, fakat rükû durumuna daha yakın görülürse geçerli olur. Sırtı kambur olan veya bel rahatsızlığı bulunan kişi, rukûu gücünün yettiği kadar yapar.[33]
Rükûun farz oluşu âyet ve hadislerle sâbittir. Allah Teâlâ;

AYET: “Ey iman edenler! Rükû edin, secde edin ve Rabb’inize kulluk edin.” [34] buyurur. Kur’an’da, Hıristiyanlığın aslında da rukû ve secdeli namaz bulunduğu şöyle bildirilir:

AYET: “Ey Meryem! Rabb’ine ibadet et, secdeye kapan ve rükû edenlerle birlikte sen de rükû et.” [35]

Hz. Peygamber, namazını kötü bir şekilde kılmakta olan bedevîye şöyle buyurmuştur:

HADİS: “Sonra uzuvların sâkin olacak şekilde rükû yap, sonra uzuvların sâkin olacak şekilde secde yap. Sonra bunu bütün namazın süresince böyle yap.” [36]

Ebû Humeyd (r.a), Allah Rasûlü’nün rükû şeklini şöyle açıklar:

“HADİS: Nebî (s.a.s) rükû yaparken, ellerini dizleri üzerine koyar, sonra sırtını düzgün tutardı.” [37]

Hz. Âişe (r. anhâ) rükûda başın eğim şeklini şöyle nakleder:

HADİS: “Rasûlullah (s.a.s) rükûa gittiği zaman başını yukarı kaldırmaz, aşağı da eğmez, ikisi arası bir durumda tutardı.” [38] Başka bir hadiste,

HADİS: “Hz. Peygamber rükûa gidince, sırtı üzerinde bir bardak su bulunacak olsa, hareket etmezdi.”[39] buyurulur.

Tanımlanan böyle bir rükûu yaparken, bir süre beklemek (tuma’nîne) ve yine rükûdan doğrulunca, uzuvlar sâkin oluncaya kadar bir süre ayakta durmak (kavme) Ebû Yûsuf’a ve Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre farzdır.[40]

Bunun süresi “sübhânellah’il-azîm” diyecek kadardır. Ebû Hanîfe’ye göre tuma’nîne ve kavme vâciptir. Diğer yandan rukûda üç kere, “sübhâne Rabb’iye’l-azîm (Yüce olan Rabb’imin adını tesbih ve tenzih ederim.)” demek sünnettir. Çünkü, “O yüce olan Rabb’inin adını tesbih et” [41] âyeti inince, Allah’ın Elçisi, “Siz rukûunuzda bunu söyleyiniz.” buyurmuştur.[42]

Oturarak namaz kılan kimse, rükûda alnını dizlerine paralel olacak derecede eğmelidir.İmama rükûda iken yetişen kimse, ayakta tekbir alır, sonra rükûa varır. Bu tekbiri rükûa yakın bir durumda alacak olsa, namazı bozulur ve imama uymuş sayılmaz. İmama rükûda iken yetişip uyan kimse, o rekâtı imam ile kılmış sayılır. Fakat imam rükûda iken tekbir alıp da, imam rükûdan kalktıktan sonra rükûa giden kimse, o rekâta yetişmiş sayılmaz, (namaza sonradan yetişen kimse) hükmünde olur ve o rekâtı namazın sonunda tek başına kılar.

İmama uyan kimse, imamdan önce rükûa veya secdeye gitse ve yine imamdan önce rükûdan veya secdeden başını kaldırsa bu rükû veya secde yeterli olmaz. Eğer bu rükû ve secdeyi, imamın rükû ve secdesi sırasında yeniden yapmazsa namazı bozulur ve iftitah tekbiri alarak imama yeni baştan uyması gerekir.

İmama rükûda iken yetişen kimse, iki tekbire muhtaç değildir. Ayakta “Allahu ekber” deyip namaza başlar ve hemen rükûa varır. Bu bir tekbirle hem iftitah, hem de rükû tekbirini almış olur.

5. Secde:
Secde sözlükte; itaat, teslimiyet, tevazu ile eğilmek ve yüzü yere sürmek anlamlarına gelir. Namazın her rekâtında, rükûdan sonra, belirli uzuvları yere veya yere bitişik bir şey üzerine koyarak iki kere yere kapanmak namazın rükünlerindendir. Sünnete en uygun secde şekli alın, yüz, iki ayak, iki el ve iki diz yere veya yere bitişik bir şey üzerine konularak yapılır.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Rükû edin, secde yapın ve Rabb’inize ibadet edin.” [43] Rukû ve secdeli namaz İsa (a.s)’a gelen dinin aslında da vardı. Nitekim Kur’an’da, Hz. Meryem’e yapılan bir hitaptan şöyle söz edilir:

AYET: “Ey Meryem! Rabb’ine ibadet et, secdeye kapan ve rükû edenlerle birlikte sen de rükû et.” [44] Rasûlullah (s.a.s) de namazını kötü bir şekilde kılan kimseye şöyle buyurmuştur:

“HADİS: Sonra uzuvların sâkin olacak şekilde secde et. Sonra uzuvların sâkin olacak şekilde secdeden kalkıp otur, sonra yine uzuvların sâkin olacak şekilde secde yap.” [45]

Sünnete uygun secde, yedi aza üzerine yapılandır. İbn Abbas (r. anhümâ)’dan rivâyete göre, Nebî (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

HADİS: “Ben yedi kemik üzerine secde etmekle emrolundum. Bunlar da; alın, (eliyle burnuna işaret etti), iki el, iki diz ve iki ayaktır.” [46] Başka bir rivâyette burundan söz edilmemiş, yalnız alın zikredilmiştir.

Secde, yüzün bir bölümünün yere konulmasıyla yapılabildiği için, yere alın konulduğu halde, burun konulmasa secde yine caiz olur. Ancak bir özür bulunmayınca böyle bir secde mekruhtur. Diğer yandan yere burun konulduğu halde alın konulmasa, bu durum bir özre dayanıyorsa secde caiz olur. Aksi halde Ebû Hanife’ye göre, kerahetle birlikte caiz olurken, Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre böyle bir secde geçersizdir.
Bir özür bulunsa bile sadece çene, yanak veya kulak yere konularark secde yapılamaz. Çünkü bu uzuvlar secde mahalli değildir. Alın veya burunda secdeye engel bir özür bulunursa, ima ile secde yapılır.
Secdede alın ve burnu birlikte yere koymak vâcip, elleri ve dizleri yere koymak ise sünnet hükmündedir. Çünkü bunu yapmaksızın da secde gerçekleşebilir.
Züfer, Şâfiî ve Ahmed İbn Hanbel’e göre hadiste sözü edilen yedi uzuvdan her birinin bir bölümünün yere değdirilmesi farzdır. Şâfiîler’e göre, avuç içlerinin ve ayak parmaklarının alt taraflarının yere gelmesi gerekir. Mâlikîler’e göre farz olan, secdenin alnın bir bölümü üzerinde yapılmasıdır. Özür yüzünden bunu yapamayan ima ile secde eder. Yalnız burun üzerine secde edilmesi yeterli değildir.
Secdede iki ayağı yere koymak farzdır. Bu yüzden, iki ayağın da parmakları yere konulmadıkça secde caiz olmaz. Tercih edilen görüş budur. Buna göre, bir ayağın yalnız bir parmağını veya ayağın yalnız üstünü yere koymak yeterli olmaz.
Secde edilecek yer, ayakların konulduğu yerden, on iki parmaktan (yaklaşık 23 cm.) daha yüksek olursa, bu secde caiz olmaz, ancak yükseklik farkı bundan az olursa, secdeye zarar vermez.
Cemaatin çok sıkışık olması gibi sebeplerle yere secde edemeyen kimse; insan, hayvan, eşya ve benzeri şeyler üzerine secde edebilir. Nitekim Hz. Ömer’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

HADİS: “Namazda, cemaat aşırı kalabalık olunca, sizden biri kardeşinin sırtı üstüne secde etsin.” [47]
Bir kimse elbisesinin temiz yer üzerine konulan fazlası üstüne secde edebilir. Ancak secdede yerin sertliğinin hissedilmesi gerekir. Bu yüzden yerin sertliğinin hissedilmesine engel olacak pamuk ve benzeri şeyler üzerine secde edilemez.
Atılmış yün, pamuk, saman, sünger ve kar gibi bir şey üzerine secde edildiği zaman, eğer bunlar yoğunluk meydana getirip, hacimleri anlaşılırsa secde caiz olur. Fakat bunların içinde yüz kaybolup hacimleri anlaşılmaz ve yüz aşağıya tam yerleşip sertlik hissedilmezse secde caiz olmaz.
Çuval içinde bulunan buğday, arpa, pirinç ve darı gibi hubûbât üzerine secde yapılabilir. Fakat çuval içinde bulunmayan buğday ve arpa üzerine secde edilebilirse de, darı ve burçak gibi kaygan hububat üzerine secde yapılamaz.
Küçük bir taş üzerine secde edilemez. Ancak alnın çoğu, bu taş ile birlikte yere temas edecek olursa secde caiz olur.
Bir özür bulunmasa bile yere serilen temiz bir tahta, hasır, kilim, halı, seccâde, yaygı ve benzeri üzerine secde edilebilir. Ancak böyle bir şeyin yere serilmesinin amacı; sıcak, soğuk, toz veya çamurdan korunmak gibi bir nedene dayanmalıdır. Aksi durumda, sırf temiz topraktan korunmak için yere bir şey sermek mekruh sayılmıştır.
Mâlikîler’e göre, yer ve yerin bitirdikleri dışında kalan şeyler üzerinde namaz kılmak mekruhtur. Yünden yapılmış halı, kilim veya keçe ile posteki yer cinsinden olmayan, hasır cinsi ise yer cinsinden olan sergilerdir.
Sıcak veya soğuktan korunmak gibi bir özür sebebiyle, temiz yere konulacak iki el üzerine secde edilebilir. Böyle bir durumda sarığın kıvrımı veya elbisenin fazlası üzerine de secde edilebilir. Enes (r.a) şöyle der:

HADİS: “Şiddetli sıcak günde Rasûlullah (s.a.s) ile birlikte namaz kılıyorduk. Bizden yakıcı sıcak yüzünden alnını yere koyamayanlar, elbisesini yere seriyor ve onun üzerine secde ediyordu.” [48]
Secde sırasında ve iki secde arasında oturunca “sübhânellâhi’l-azîm” diyecek kadar durmak Ebû Yûsuf’a ve Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre farz, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre vâciptir. Diğer yandan secdede üç kere, سُبْحَانَ رَبِّى اَ لْاَعْلٰى “Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ (En yüce Rabb’imi tesbih ederim)” demek sünnettir. Çünkü,

HADİS: “Sebbihısme Rabbike’l-a’lâ (En yüce Rabb’inin adını tesbih et!)” [49] âyeti inince, Allah Rasûlü’nün, ashâbına,

“HADİS: Siz de bunu, namazlarınızın secdesinde söyleyin”, buyurduğu nakledilmiştir. [50]Her rekâtta iki secde yapılır. Bunlardan birisi bilerek terkedilse namaz bozulur, sehven terkedilse, selâmdan sonra bile hatırlansa, namaza aykırı bir şey yapılmamışsa secdeye varılır, sonra yeniden son oturuş yapılarak sehiv secdesi ile namaz tamamlanır. Çünkü farz olan secde, kendi yerinden geri bırakılmıştır. (Sehiv secdesi konusuna bak.)

Secde, namazın en önemli bir rüknüdür. Allah Teâlâ’ya gösterilen saygı, tevazu ve yüceltmenin en mükemmel ifadesidir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

“HADİS: Kulun, Rabb’ine en yakın olduğu hal, secdeye varmış olduğu haldir. Artık secdede duayı çokca yapınız.” [51]

6. Kade-i ahire:
“Ka’de-i ahîre “son oturuş” demektir. Namazın sonunda teşehhüt miktarı oturup beklemek namazın rükünlerindendir. İki rekâtlı namazlarda ikinci, üç rekâtlı namazlarda üçüncü ve dört rekâtlı namazlarda ise dördüncü rekâttan sonraki oturuşlar “son oturuş” tur.
Hanefîlere göre son oturuştaki süre, teşehhüt miktarıdır. Bu ise “Tehıyyât” duasını okuyacak kadar bir süredir. Bütün oturuşlarda tehıyyât duasını okumak vâcip hükümündedir.
Şâfiî ve Hanbelîlere göre, son oturuşta farz olan oturma süresi, teşehhüt miktarına ek olarak, Hz.Peygamber’e salavât getirebilecek, yani, “Allahümme salli alâ Muhammed” diyecek kadardır. Mâlikîlere göre farz olan, en azından selâm vermeye elverişli bir süre oturmaktır.
Son oturuşta teşehhüt miktarı oturmanın farz oluşu şu hadise dayanır:

“HADİS: Hz. Peygamber, Abdullah İbn Mes’ûd (r.a)’a teşehhüdü yani Tehıyyât duasını öğretirken şöyle buyurmuştur: Bunu söylediğin veya yaptığın zaman namazın tamam olmuştur.” [52]

Yani teşehhüdü okuduğun veya oturma işini yaptığın zaman namazın tamamdır. Burada, Rasûlullah (s.a.s), namazın tamamlanmasını bir fiile bağlamıştır. Bu fiil de oturma işidir. Hz. Peygamber, tehıyyâtı ancak oturduğu zaman okumuştur. Bu yüzden namazın tamam olması oturmaya bağlıdır.

Ebû Hanife ve Ebû Yusuf’a göre, iki, üç veya dört rekâtlı bir namazın sonunda oturmaksızın, ayağa kalkılarak bir rekât daha kılınıp secde yapılınca, bu namazlar nâfileye dönüşür. Bu durumda, birer rekât daha ilâve edilir. Böylece fazlalık çift rekât haline getirilerek sonunda selâm verilir. Sağlam görüşe göre, bu durumda sehiv secdesi de gerekmez.

İmam Muhammed’e göre ise, namazda son oturuş terk edilerek, bir rekât daha secdeleriyle ilâve edilince, bu namaz, namaz olmaktan çıkar, nâfileye de dönüşmez.

Bir kimse, namazın sonunda teşehhüt miktarı oturduktan sonra, namazdaki tilâvet secdesini hatırlayarak secdeye varsa, namazı bozulur. Çünkü bu durumda, son oturuş terk edilmiş sayılır. Ancak bu tilâvet secdesinden sonra, yeniden teşehhüt miktarı oturursa, namazı sıhhat kazanır.
Son oturuşu tam olarak uyku halinde geçiren kimse, uyandıktan sonra, yeniden teşehhüt miktarı oturmazsa namazı bozulur. Çünkü namazda uyku içinde geçen bir fiil, irade dışı meydana geldiği için geçerli değildir. Nitekim namazda uyku içinde geçen kıyam, kıraat ve rükû gibi fiiller de geçerli olmaz.[53]

12-) TEHECCÜT NAMAZI

TEHECCÜT NAMAZI
Peygamber Efendimiz (s.a.s), Sahih-i Müslim'de Ebû Hureyre (r.a)'dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte, teheccüd namazının en faziletli vaktini şöyle belirtmiştir:
"Farz namazdan sonra en faziletli namaz gece namazıdır. Geceyi iki kısma bölersen son kısmı namaz için en faziletli vakittir. Eğer geceyi üçe bölersen ortası en faziletli vakittir." (Tecrid-i Sarih Terc. IV, 16).
Teheccüd namazı çok faziletli bir namazdır. Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde teheccüd namazı kılmaya teşvik edilmiş ve bu namazı kılanlar övülmüştür. Yüce Rabbimiz geceleyin kalkıp teheccüd namazı kılanlar hakkında şöyle buyurur:
"Onların yanları yataklarından uzaklaşır (teheccüd namazı kılmak için yataklarından kalkarlar), korkarak ve umarak Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (hayır için) harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak onlar için gözlerini aydınlatıcı ne güzel (nimetlerin) saklandığını hiç kimse bilmez." (Secde, 32/16-17).
Ebû Hureyre (r.a)'dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Geceleyin kalkıp namaz kılan ve karısını uyandırarak ona da kıldıran, şayet kalkmak istemezse yüzüne su serpen erkeğe Allah rahmet eder, (günahlarını bağışlar). Yine geceleyin kalkıp namaz kılan ve kocasını uyandıran, kalkmak istemezse yüzüne su serpen kadına da Allah rahmet eder (günahını bağışlar)." (Ebû Davûd, Salâtü't Tatavvu', 18).
Hadis-i şerif insanı teheccüd namazı kılmaya teşvik ettiği gibi, aile fertlerini kaldırıp onlara da bu faziletli namazı kıldırmaya teşvik etmektedir.
Yine Ebû Hureyre ve Ebû Saîd el-Hudrî (r.a) Peygamber Efendimiz (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu rivâyet etmişlerdir:
"Kim geceleyin uyanır ve karısını da uyandırarak beraberce iki rekat namaz kılarlarsa, Allah'ı çok zikreden erkek ve kadınlardan yazılırlar." (Ebû Davûd, Vitr, 13).
Allah'ı çok zikreden erkek ve kadınlar ise Allah'ın mağfiret ve mükâfatına nail olacaklardır. Kur'an-ı Kerim'de onlar hakkında
"Allah'ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar, işte Allah bunlar için bağış ve büyük mükâfat hazırlamıştır." (Ahzab, 33/35) buyurulmuştur.
Bir kimse itiyat haline getirdiği teheccüd namazını özürsüz yere terketmemelidir. Hz. Âişe validemizin şöyle dediği rivâyet edilmiştir:
"Gece namazını terketme. Çünkü Resulullah (s.a.s) onu terketmezdi. Hasta ve yorgun olduğun zaman oturarak kılardı." (Ebû Davûd, Salatu't-Tatavvu', 18)
Yine Hz. Âişe validemiz,
"Resulullah (s.a.s)'e namazın en sevimlisi az da olsa devam edileni idi. Resulullah (s.a.s) bir namazı kılmaya başladığı zaman ona devam ederdi." demiştir. (Buhar, Savm, 52).
Teheccüd namazı Hz. Peygamber'e farzdır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Ey Muhammed! Gecenin bir bölümünde uyanıp, sırf sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere, Kur'an'la gece namazı kıl. Rabbinin seni Makam-ı Mahmuda erdireceğini umabilirsin." (İsrâ, 17/79).
Bu namaz diğer Müslümanlara sünnet veya müstehap derecesindedir.
Teheccüd namazına diğer müminleri de teşvik eden ayet (bk. el-Müzzemmil, 73/20; es-Secde, 32/16; el-Furkân, 25/63, 64; ez-Zâriyât, 51/17, 18; Âli İmrân, 3/16, 17) ve hadisler vardır. Abdullah b. Ömer (r.a)'nın kendisini rüyada cehennemde görmesi ve bir meleğin yaklaşarak "korkma" demesini Resulullah (s.a.s)'a anlatması üzerine, Allah elçisi şöyle buyurmuştur: "Abdullah ne iyi adamdır. Fakat kalkıp gece namazı kılmayı âdet edinseydi ne iyi olurdu." Abdullah b. Ömer, bundan sonra gece uykusunu azaltmıştır. Buradan teheccüd namazına devam eden her ferdin iyi olarak anılmaya lâyık olduğu anlaşılır (ez-Zebîdî, Sahîh-ı Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, Ankara 1982, IV, 29, 30, H. No: 576). Başka bir hadiste şöyle buyurulur:
"Gece namazına devam edin. Çünkü gece namazı kılmak sizden önceki salih kulların âdetidir. Rabbinize karşı bir taattır, kötülükleri örtücü ve günah işlemekten alıkoyucudur." (Tirmizî, Deavât, 101).
Hz. Bilâl (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Size geceleyin kalkmayı tavsiye ederim. Çünkü o, sizden önce yaşayan sâlihlerin adetidir; Rabbinize yakınlık (vesilesi)dir; günahlardan koruyucudur; kötülüklere kefârettir, bedenden hastalığı kovucudur." [Tirmizî, Da'avât 112, (3543, 3544).]
Hadiste teşvik edilen gece kalkması (kıyâmu'lleyl) öncelikle teheccüd namazını da içine alan bir kalkmadır. Resûlullah da pek çok hadislerinde teheccüde teşvik etmiştir. Bazı hadis kitaplarımızda ilgili hadisleri toplayan müstakil bölümler mevcuttur.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sadedinde olduğumuz hadiste "kıyâmu'lleyl"in şu neticelerini hatırlatıyor:
* Allah'a yaklaştırır. Yine O'nun rahmetini celbe vesîle olur.
* Günahlardan uzaklaştırır, yani günah işletmez. Cenâb-ı Hak "Namazın kötü ve çirkin işlerden koruyacağı" (Ankebut, 29/45); "İyi amellerin kötü amelleri gidereceği." (Hud, 11/114) garantisini vermektedir.
* Günahlara kefâret ve örtü olur.
* Bedenden hastalıkları çıkarır, sıhhate vesile olur.
Ubâdetu'bnu's-Sâmit (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Geceleyin kim uyanırsa şunu söylesin:
"Allah'tan başka ilah yoktur, O birdir, ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd de O'na aittir, O her şeye kâdirdir. Hamd Allah'a aittir, Allah münezzehtir, Allah büyüktür, bütün amel ve ibadetler için gereken güç ve kuvvet Allah'tandır. Sonra Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular: "Rabbim beni affet!" desin veya dua ederse duasına cevap verilir. Eğer abdest alır ve namaz kılarsa namazı kabul edilir." (Buhârî, Teheccüd 21)
Sözlerin en doğrusunu söyleyen haberlerin en hakikatlısını konuşan, beyanları, müjdeleri her çeşit mübalağa ve mücazefeden uzak olan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu hadiste haber verdiği büyük avantajın kıymetini takdir etmenin ehemmiyetini anlayan büyüklerimizden bazıları şöyle demiştir:
"Allah kimin tek bir hasenesini (hayırlı işini) kabul etse, artık ona azab etmez. Çünkü Allah Teâlâ işlerin neticelerini bildiği için sonra iptal edeceği bir şeyi önceden kabul etmez. Kişi yaptığı hayrın boşa gitmeyeceğinden emin oldu mu azab görmeyeceğinden de emin olmalıdır."
Bu gerçeğe binaen Hasan Basrî Hazretleri şöyle demiştir:
"Allah'ın tek bir secdemi kabul ettiğini bilmeyi ne kadar isterdim."
Muğîre İbnu Şu'be (radıyallâhu anh) anlatıyor:
"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ayakları kabarıncaya kadar geceleri kalkıp namaz kılardı. Kendisine:
"Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye kendini bu kadar hırpalıyorsun?)" denildi.
"Şükredici bir kul olmayayım mı?" cevabını verdi." [Buhârî, Teheccüd 16, Tefsîr, Feth 1, Rikâk 20;Müslim, Sıfâtu'l-Münâfikîn 79, (2819); Tirmizî, Salât 304, (412); Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl 17, (3, 219).]
Kurtubî bu hadis vesilesiyle, bir yanılğıya dikkat çeker: Bu soruyu Resûlullah'a soran kimse, yani günahının affedilmiş olmasına rağmen ibadet yapmak için meşakkate girişinin sebebini soran kimse zannetmiştir ki: "Allah'a günahlardan korkulduğu için, mağfiret, merhamet taleb etmek gayesiyle ibadet edilir, öyle ise kim mağfirete mazhar olduğu kanaatine varırsa, artık ibadete muhtaç değildir." İşte Resullah'ın cevabı bu inancın yanlışlığına dikkat çekmekte, ibadet yapmaya bir başka sebep göstermektedir: Bu sebep, bir kimsenin hiç de müstehak olmadığı bir nimete kavuşması, mağfirete mazhar olmasıdır. Bu hal, herkese çokça şükür etmek gerektiğini ortaya koyar. Çünkü:
Şükür, nimeti itiraftır ve nimete mukabil hizmet etmektir. Yani, kişi kendisine gelen iyiliğin hakkı olmadığı halde verildiğini bilirse işte bu şükürdür. Teşekkür etmek, bu durumda iyilik yapana: "Sen bana hakkım olmayan iyilikte bulundun, ben bunun idrakindeyim, sana memnuniyetimi; iyiliğini, lütfunu anladığımı ifâde ediyorum." demektir.
Kıyâmu'l-leyl ile yani gecenin değerlendirilmesiyle alakalı ilâhî emir Hz. Peygamber'e peygamberliğin ilk yıllarında geliyor. Yani gecenin tanzimi üzerine gelen ve gecenin büyük bir bölümünün uyanık geçirilmesini emreden Müzzemmil sûresi, geliş (nüzûl) sırası itibariyle 3. sırada yer almaktadır. Demek ki, ilk ilâhî emirlerden biri gecenin değerlendirilmesi ve tanzimi olmuştur. Halbuki gündüz vaktinin tanzimini böylesine teferruâtla ele alan bir âyet hiçbir zaman nâzil olmamıştır.
Bu durumu, gecenin beşerî hayattaki ehemmiyetiyle izah edebiliriz. Gerek başarıda ve gerekse başarısızlıkta olsun, insana hayatı boyunca derin ve kesin tesir icrâ eden hususlardan biri, gece hayatıdır. Gece, insan hayatının yarısını teşkil ettiği halde, ihmal edilme, gafletle geçirilme tehlikesine maruzdur. Şu halde, ikaz ve uyarıların, ciddi dikkat çekmelerin bu hususta daha çok olması gerekmektedir. Kur'ân bunu yapmıştır.
İlâhî emirle geceyi tanzim edip değerlendirecek olan insan, gündüz vaktini de azami şekilde değerlendirecek demektir. Zira gece mes'elesinde muvaffakiyet bir azim, gayret ve irade işidir, şuur işidir.
Zor olanı halleden, kolay olanda takılır mı? Geceyi ihyâ eden, gündüzü öldürür mü? Bu hikmete binaen, daha peygamberliğin başında Cenâb-ı Hakk, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a zamanı iyi kullanma dersini vermek için kıyâmu'lleyl'i emretmiştir.
Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'in mûcizevi başarısında, gecenin değerlendirilmesi olan kıyamu'l leyl'in mühim payını görmemek mümkün mü?
Gerek uhrevî kurtuluşunu ve gerekse İslâm'ın tekrar teâlisini gaye edinenlerin, rahmet-i Rahman'ın celb ve tecellisinde böylesine müessir bir vasıtayı şevkle tutmaları, kıyâmu'lleyl kapısından vecdle girmeleri gerekmez mi? (bk. Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi)

22-) NAMAZIN FARZLARI(DIŞINDAKİLER)

NAMAZIN FARZLARI(DIŞINDAKİLER
NAMAZIN FARZLARI(DIŞINDAKİLER 1) Hadesten Tahâret Namaz abdesti olmayan, cünüp, âdetli veya loğusa bulunan kimselerin durumuna “hades hâli” denir. Bunlardan namaz abdesti gerekenin suyla abdest alması, gusül yapması gerekenin de suyla boy abdesti alması veya su bulunamaması ya da bulunup da kullanılamaması durumunda teyemmüm abdesti alması ile “hadesten temizlenme” meydana gelir. Abdestsizlik hâline “küçük hades”, cünüplük ve bu hükümde olanlara “büyük hades” denir. Bunlardan temizlenme maddî kirleri giderme, beden sağlığını koruma gibi yararlar yanında, kişiyi Yüce Rabb’ine ibadete hazırlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: AYET: “Ey îman edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başınızın bir bölümünü meshedin ve topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz, iyice temizlenin… Eğer su bulamazsanız temiz toprakla teyemmüm edin.” [1] Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: HADİS: “Sizden birinizin namazı, abdestsiz olduğunda abdest almadıkça kabul olunmaz.” [2] Farz, vâcip, sünnet veya nâfile namaz veya tilâvet yahut şükür secdesi gibi eksik namaz için abdestli bulunmak şarttır. Abdestsiz kılınacak bir namaz geçerli olmaz. Namaz kılarken herhangi bir sebeple abdest bozulsa, namaz da bozulmuş olur. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: HADİS: “Sizden biri, namazda yellendiği zaman, namazdan ayrılıp abdest alsın ve namazını iade etsin.” [3] 2) Necâsetten Tahâret Namazdan önce beden, elbise veya namaz kılınacak yerin, kan, idrar, dışkı gibi dinen pis sayılan şeylerden temizlenmesi gerekir. Bu temizlik, namazın geçerli olması için ön şarttır. Elbisede veya namaz kılınan yerde, ayak, el ve dizler ile sağlam görüşe göre alnın konulacağı yerde dört gramdan (1 miskal) fazla insan dışkısı gibi katı veya avuç içinden daha geniş alana yayılan kan, insan sidiği veya şarap gibi sıvı bir şey bulunsa, namaz sahih olmaz. Mekke’de İslâm’ın başlangıç günlerinde inen bir âyette, “(Ey habibim!) Giysilerini temizle.” buyurulmuştur.[4] HADİS: bn Sîrin, buradaki emrin elbisedeki pisliği su ile temizlemek olduğunu söylemiştir. Yine Mekke dönemine ait bir âyette, namaz sırasında güzel giysilerin giyilmesi istenir.[5] İbâdet yeri temizliği ise bütün İbrâhimî dinlerde ortak bir değer olup, Kâbe-i Muazzama’da sembolleşmesi Kur’ân’da şöyle belirtilir: AYET: “Biz, İbrahim ve İsmail’e; tavaf edenler, ibâdete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evim’i (Kâbe’yi) temiz tutun, diye emretmiştik.” [6] Temizlikleri ümmete örnek gösterilen Medine’li Kuba halkı Kur’ân’da şöyle övülür: AYET: “Orada, temizlenmeyi seven kimseler vardır. Şüphesiz Allah çok temizlenenleri sever.” [7] 3) Setr-i Avret Erkeklerin örtmesi farz olan avret yeri; göbekleri altından diz kapaklarına kadar olan kısımdır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: HADİS: “Erkeğin avret yeri, göbeği ile diz kapağı arasıdır.” [8] Kadınların yüzleriyle ellerinden başka, sarkan saçları dahil bütün bedenleri avret yeri sayılır. Yüzleriyle elleri ise namazda ve bir fitne korkusu bulunmadıkça namaz dışında avret değildir. Sağlam görülen görüşe göre, ayakları avret değildir, fakat kolları ile kulakları ve salıverilmiş saçları avrettir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا “AYET: Kadınlar, kendiliğinden görünen dışında, süs yerlerini açmasınlar.” [9] Hz. Peygamber, HADİS: “kendiliğinden görünen yerler” i, “eller ve yüz” olarak açıklamıştır.[10] Diğer yandan, Hz. Âişe’den nakledilen, kadının namaz kılarken başını örtmesi gerektiğini bildiren hadis de, saçların örtme kapsamına girdiğini gösterir.[11] Buna göre kadının baş veya uyluk gibi bir uzvunun dörtte biri, bir rükun edâ edecek kadar açık kalsa, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre namaz bozulur. Ebû Yûsuf’a göre ise, kadının baş veya başka bir uzvunun yarıdan fazlası açık bulunmadıkça namazı bozulmaz. İlk görüşteki müctehitler dörtte birini tamamı hükmünde sayarken, Ebû Yûsuf yarıdan fazlayı tam hükmünde saymıştır. Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise veya çoraplarla avret yeri örtülmüş sayılmaz. Çünkü bununla örtünme gerçekleşmez. Şâfiîler’e göre, vücut hatlarını belli eden dar elbiseyle namaz kılmak kadınlar için mekruhtur, erkeklerin de böyle bir giysiyi terk etmesi daha uygundur.[12]
4) İstikbâl-i Kıble
Namaz kılarken kıbleye yönelmek demektir. Müslümanların kıblesi Mekke’de bulunan Kâbe’dir. Hz. Peygamber ve sahâbiler namazlarını Medine döneminin ilk bir buçuk yılında, Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya doğru kılmışlardı. Bedir Gazvesi’nden iki ay kadar önce inen;
AYET: “Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de olduğunuz yerde, yüzünüzü onun tarafına çevirin.” âyetiyle, kıble Kâbe’ye çevrildi.[13]
Kâbe’yi gözle gören kişi, bizzat Kâbe’nin kendisine yönelir. Kâbe’den uzakta bulunan kişi ise, onun bulunduğu tarafa yönelir. Yüzünü ve yönünü o tarafa çevirmesi yeterlidir. Kıble yönünün tam olarak bilinememesi durumunda, araştırma yapılır ve yoğunlaşmış kanaate göre yönelerek namaz kılınır. Araştırma eski veya yeni bir mihrabı esas almak, bilen güvenilir bir kişiye sormak, pusula ve benzeri âletler, kutup yıldızı, güneş, ay, rüzgârın esme yönü gibi kanıtlar yardımıyla yapılır. Kıble hakkında bilgisi olan kimseyi bulan kişi, onun verdiği habere uyar. Namaz içinde iken uyarılırsa, uyarılan yöne dönmesi gerekir. Hz. Peygamber’in ve sahabenin uygulaması böyle olmuştur.[14]
Bir kimse namazda iken, bir özür olmaksızın göğsünü kıble tarafından çevirecek olsa namazı bozulur. Otomobil, otobüs, tren, vapur, uçak, at gibi binek üzerinde her türlü nâfile namaz kılınabildiği gibi, yere inip kılma imkânı bulunmayan durumlarda farz namaz da kılınabilir. Binek üzerinde kıble tarafına yönelme veya kıble yönünü izleme imkânı olmayınca, mümkün olan tarafa doğru namaz kılınır. Çünkü yükümlülükler gücün yetmesiyle sınırlıdır.
Sonuç olarak Müslümanların bütün namazlarda, yeryüzünün en eski ve en kutsal mabedi olan Kâbe-i Muazzama’ya yönelmeleri, aralarındaki birliğin, nizam ve intizamın, ortak ibadet sevincinin ifadesidir.
5) Vakit
Farz namazlar ile bunların sünnetleri, vitir namazı, teravih ve bayram namazları için vakit de şarttır. Farz namazlar; sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı namazlarıdır. Cuma namazı da öğle namazı yerine geçer. Vaktinden önce kılınacak farz namaz sahih olmadığı gibi, vaktinden sonraya bırakılan namaz da kazaya kalmış olur. Cuma, bayram namazları, cenaze namazı ve sünnet namazlar kaza edilmez.
Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli âyetlerinde
AYET: “salât, tesbih, hamd ve secde etmek” gibi “parça zikredip bütünü kastetme” yoluyla namaz vakitlerine işaret edilir. Ayrıca namazın müminlere, vakitli olarak farz kılındığı bildirilir.[15]
HADİS: Yaygın kabule göre, namazın farz kılındığı Mîraç gecesinin ertesi günü Cebrail (a.s.), Hz. Muhammed’e gelerek, bizzat imamlık yapmış ve namaz vakitlerinin başlangıç ve bitiş zamanlarını göstermiştir.[16]
Günümüzde yetkili makamların hazırladığı takvimlerde farz namazların vakitleri Kur’ân ve sünnette belirtilen esaslara göre tesbit edilmektedir.
Vitir namazının vaktinin başlangıcı, yatsı namazından sonradır. Vitrin sonu ise, ikinci fecrin doğmasından biraz önceye kadardır.
Teravih namazının vakti, tercih edilen görüşe göre, yatsı namazından sonradır, sabah namazının vaktine kadar devam eder. Teravih, vitir namazından önce de, sonra da kılınabilir. Ancak yatsı namazı kılınmazdan önce, teravih namazı kılınsa, iadesi gerekir.
Bayram namazlarının vakti, güneş doğup, kerahet vakti çıktıktan sonra başlar, güneşin gökyüzünde en yüksek noktaya çıkışına (istivâ) kadar devam eder.
Hiçbir namazın kılınamayacağı üç mekruh vakit vardır: a) Güneşin doğmasından, yükselmesine kadar geçen süre ki bu yaklaşık 45-50 dakika sürer. b) Güneşin tam tepe noktasında bulunduğu zaman. c) Güneşin batma zamanı. Güneşin batmasına yakın, yalnız o günün ikindi namazının farzı kılınabilir.
Nâfile namaz kılmanın mekruh olduğu vakitler: a) İmsak vakti girdikten sonra yalnız sabah namazının sünneti kılınabilir. b) Sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğuncaya kadar. c) İkindi namazını kıldıktan sonra güneş batıncaya kadar. d) Akşam namazının farzından önce. e) Bayram namazlarından önce. f) Arafat ve Müzdelife’de birleştirilerek kılınan iki farz namaz arasında. g) Farz namazın vakti daralınca. h) Sabah namazı dışında, farz için kamet getirilirken. i) Cuma günü hatip minbere çıktığından, Cuma namazı sonuna kadar nâfile namaz kılmak mekruhtur.
6) Niyet
Niyet; azmetmek, kesin olarak istemek, kastetmek demektir. Namaz konusunda niyet, Allah için namaz kılmayı istemek ve hangi namazın kılınacağını bilmektir.
Namazda niyetin farz olduğu konusunda İslâm âlimlerinin görüş birliği vardır. Ancak çoğunluk bunu sıhhat şartı sayarken, Şâfiîler ve bazı Mâlikîler rükun sayarlar.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
AYET: “Oysa onlara, dini yalnız Allâh’a özgü kılarak ve hanîfler olarak O’na kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. İşte sağlam din budur.” [17]
Sayısı tevâtüre ulaşan râvîlerce nakledilen bir hadiste şöyle buyurulur:
HADİS: “Ameller niyetlere göredir. Herkes için niyet ettiği şey vardır.” [8]
Namaza niyetin kalp ile yapılması yeterli ise de, dille de söylenmesi çoğunluk fakihlere göre müstehaptır.
Niyetin iftitah tekbirine yakın olması menduptur. Fakat tekbirden sonra yapılacak bir niyet ile namaz sahih olmaz. Tercih edilen görüş budur. Başka bir görüşe göre ise, tekbirden sonra Sübhaneke’den veya Eûzü’den önce yapılacak bir niyet ile de namaz caiz olur.
Farz namazlarda veya vitir, tilâvet secdesi, adak namazı ve bayram namazları gibi vâcip bir namazda, bunların belirlenmesi gerekir. Nitekim namazları kaza ederken de hem vaktin hem de, “ilk veya son kazaya kalan” şeklinde günün belirlenmesi gereklidir. Meselâ; “Bugünkü sabah namazının farzına veya cuma namazına veya vitir yahut bayram namazına” diye niyet edilir.
Nâfile namazlarda; “Niyet ettim, şu vaktin ilk sünnetini” veya “son sünnetini kılmaya” denilir. Bununla birlikte, nâfilelerde “namaz kılmaya” diye mutlak niyet de yeterlidir.
Namaza başlarken yapılan niyetin namazın sonuna kadar hatırda tutulması gerekmez. Buna göre, bir kimse bir vaktin farz namazına niyet ederek namaza başlasa, daha sonra nâfile kılıyormuş gibi bir zan ile namazını tamamlasa, namazın başında niyetlendiği farz namazı kılmış sayılır.
İmama uyan kimsenin, kılacağı namazı ve imama uyduğunu belirtmesi gerekir.
Bir imamın erkek cemaate imam olmak için niyet etmesi şart değildir. İmamın, “bana uyanlara imam oldum” gibi genel olarak yapacağı niyet kadın cemaati de kapsar ve böyle genel bir niyet daha uygundur.